TÜRK KOMUTAN ÇAKABEY

Çakabey – 1097

Asıl adı Çakan veya Çaga Bey’dir.Çaka Bey, 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nin hemen sonrasında Türkmenlerin çok kısa sürede Anadolu coğrafyasına yayıldıkları dönemde, Batı Anadolu’da hakimiyet kurmuş ve Türk tarihinin ilk deniz savaşı filosunu oluşturarak askeri başarılar kazanmış Türk komutanı ve denizcisi.Aynı zamanda ilk Türk Amiralidir

Çaka Bey, İzmir Beyliği(1081-1097)’nin kurucusudur. İzmir Beyliği’nin Türk tarihindeki önemi, bu beyliğin kurucusu Çaka Beyin ilk Türk Derya Kaptanı oluşundan, bir donanma meydana getirerek Ege Denizi’nde hâkimiyet kurmasından ileri gelir.
Çaka Bey, Oğuzların Çavuldur boyundan idi. Anadolu’nun fethi sırasında, Danişmend Gazi’nin kumandanlarından biri olarak Malatya dolaylarında başarılı çalışmalar gösterdi.

Selçuklu ordusundan bağımsız hareket ederek, İzmir (Smyrna)’yı ilk defa olarak Türk idaresine katmış, daha sonra İznik (Nikaia)’da payitaht kurmuş bulunan Anadolu Selçukluları ile güçlerini birleştirmiştir.

Çaka Bey Oğuzlar’ın Çavuldur boyuna mensuptu. Malazgirt Savaşı sonrasındaki Bizans İmparatorluğu kuvvetleri ile giriştiği bir çatışmada esir düşmüş, Konstantinopolis’e götürülmesini takiben İmparator III. Nikephoros Botaniates’in dikkatini çekerek Bizans sarayına alınmıştır. Burada çok büyük ilgi görmüş, serbestçe hareket etmesine izin verilmiş ve sonraki yıllardaki başarıları açısından önem arzedecek pek çok bilgi ve deneyim edinmiş, bu arada Yunanca ve denizcilik de öğrenmiştir. Bizans İmparatorluğu deniz kuvvetlerini yakından incelemiştir. 1081 yılında Bizans tahtına İmparator I. Aleksios Komnenos geçince hürriyetine kavuşmuştur.

Çaka Bey 1081 yılında elindeki kuvvetlerle İzmir (Smyrna)’yı kuşatmış ve Bizanslılardan almıştır. İzmir merkezli bir beylik kurarak sınırlarını genişletmek için mücadeleye başlamıştır. 2-3 yıllık bir süre içinde Urla, Çeşme, Sığacık ve Foça’yı zaptederek bu kesimdeki geniş sahil boyunu sınırları içine almıştır. Hedefi Ege Denizi’nde hakimiyet kurmaktı. Bunun için İzmir ve Efes tersanelerinde, bir kısmı yalnız kürekli, diğer kısmı yelken ve kürekle hareket eden 40 parçadan meydana gelen ilk Türk filosunu kurmuştur. Filo 1081’de Ege Denizi’ne açılmıştır. Çaka Bey’in komutasındaki bu ilk Türk filosu 1081’de Bizans donanmasını Uzunada açıklarında mağlup etmiştir.

Çaka Bey, 1081’de yine denize açılarak Sisam ve Rodos adalarını ele geçirmiştir. Bizans İmparatoru bunun üzerine Ege’nin hakimiyetini geri almak için yeni bir donanma hazırlatmıştır. Ancak gönderdiği donanma, Çaka Bey ile karşılaşmaya cesaret edememiş, Sakız Adası’na sığınmıştır. Çaka Bey Sakız Adası’nı kuşatmış ise de almaya muvaffak olamamıştır.

Çaka Bey 1081 yılında Çanakkale ve Trakya’nın zaptı ve sonra da Konstantinopolis’i fethetme düşüncesiyle donanmasının başında yeni bir saldırı başlamıştır. Edremit dahil, yolu üzerindeki Bizans merkezlerini tek tek zaptederek Çanakkale sınırlarına dayanmıştır. Burada Anadolu Selçuklu Devleti’nin hükümdarı ve aynı zamanda damadı olan I. Kılıç Arslan’la buluşmuştur. Beraberce boğazın en çetin kalesi olan Abidos’u kuşattılar.

Çaka Bey gücünü artırdıktan sonra İstanbul’u fethetmek istemiş ve bu nedenle Türk boylarından Peçeneklerle birleşmiştir. Bizans, bu ittifaka karşı koyabilmek için Kıpçaklardan paralı asker desteği almış ve başarılı olarak Peçeneklerin çoğunu öldürmüşlerdir.
Çaka Bey’in Kılıçarslan’la müttefikliği Bizans’ı tedirgin etmiştir ve Bizans Kılıçarslan’ı Çaka Bey’e karşı kışkırtmıştır. Çaka Bey Kılıçarslan’ın damadı olduğu için Kılıçarslan’ın tahtında gözü olduğu yalanı söylenir. Bunun üzerine Kılıçarslan’ın Çaka Bey’i öldürttüğü Bizans kaynaklarında iddia edilse de, bu konuda görüş birliğine varılmamıştır. Çaka Bey ile ilgili yurtdışındaki en önemli kaynak Anna Kommena’nın Malazgirt’in Sonrası isimli kitabıdır.
HAYATINDAN BİR KESİT:

Bu ele avuca sığmayan delikanlı, komutanın dikkatini çekti. Bu genç çok yakışıklı ve pek de sevimli idi. Adı Çaka idi. Bizanslıların yaptığı araştırma sonunda onun Türkmen Beylerine mensup olduğu anlaşıldı. Bizans komutanı zaferinin bir nişanesi olmak üzere Çaka’yı o zaman İmparator bulunan Nikaforos’a gönderdi. Çaka Bey, Türkmen kıyafetiyle Bizans sarayına getirildi. İmparator, gence:
Adın ne ?
Dediği zaman, O, vakur ve yiğit bir tavırla:
Çaka! Dedi.
Çaka’nın erkek tavırları İmparatorun çok hoşuna gitti. Gülümseyerek:
Bu sarayda senin unvanın “Protonolilismus” olsun! diye iltifatta bulundu. Çaka, diğer esirler gibi ağır işlerde kullanılmayıp, sarayda alıkonulmasından memnun olmuştu. Burada Homeros’un İlyada adlı meşhur eserini okuyacak kadar Yunanca öğrendi.
Asil bir soydan gelen Çaka, Bizans sarayında bir şehzade muamelesi görmekte idi. Fakat Bizans tahtına Aleksi Kommen’in geçmesi üzerine Çaka’nın hayatında yeni bir devir açıldı. Yeni imparator, Çaka’dan hoşlanmamıştı. Onu sarayda kazandığı bütün imtiyazlardan mahrum etti. Saraydan da çıkardı. Esasen kabına sığmayan Çaka için bu zaten çoktan beri arzu edilmekte idi. Bir fırsatını bularak İstanbul’dan İzmir’e kaçmaya muvaffak oldu. Bu maceradan sonra onu, müstakil bir Türk Beyi olarak görmekteyiz.

Çaka Bey, İzmir’e gelir gelmez, Türkmen oymaklarından birçok yiğitleri başına topladı. Bu kuvvetlerle İzmir şehrine taarruz ederek burayı Rumların elinden almaya muvaffak oldu. Bu suretle İzmir’in ilk fatihi Türkmen beylerinden Çaka Bey’dir.

Çaka Bey fethettiği İzmir şehrinde bir Türk Beyliği kurarak hükümdarlığını ilan etti. O tarihlerde Efes şehrini de yine Türkmen Beylerinden olan Tanrıvermiş Bey zaptetmişti. Çaka Bey, İzmir’de evlendi. Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyaya geldi. Çaka Bey’in, Yalvaç adında bir erkek kardeşi vardı. Çaka Bey, İzmir’e ve Ege Denizi adalarına sahip olmak için bir donanmaya ihtiyaç olduğunu hissetti. Bu sebeple İzmir limanında elde ettiği ustalar vasıtasıyla bir donanma meydana getirmeye muvaffak oldu.

Akdeniz’de Türklerin ilk denizcisi Çaka Bey’dir. Meydana getirdiği bu Türk donanması ile Ege Denizi’ne açıldı. İlk defa Türk Bayrağını Akdeniz’de dalgalandıran deniz kahramanımız olmak vasfını kazandı. Onun donanması kırk gemiden ibaretti. Bu gemilerin üstü kapalı yapılmıştı.

Çaka Bey, bu donanması sayesinde ilk defa Foça şehrini zaptetti. Bundan sonra gemileriyle Midilli adası önüne gelerek onları harp düzeninde dizdi. Midilli Valisi Alpos’a, adanın teslimi için haber gönderdi. Kan dökülmeden bu adanın tesliminin kendisi için hayırlı olacağını bildirdi. Midilli Valisi, Türk donanmasından korkarak bir gemi ile İstanbul’a kaçtı. Türk askerleri Midilli Adasına girerek şehrin kalelerine Türk bayrakları çektiler.

Çaka Bey Midilli’yi fethettikten sonra Sakız Adasına da asker çıkararak bu adayı da elde etti. Bir yıl sonra da Sisam ve Rodos adalarına asker çıkararak bu iki adayı da mülküne kattı. Bu suretle Ege Denizi’nin irili ufaklı adaları İzmir Türk Beyliği’ne geçmişti.
Çaka Bey’in adaları birer birer zaptetmesi üzerine Bizans İmparatoru Aleksi Kommen, iki kumandan idaresinde bir Bizans donanmasını Akdeniz’e gönderdi. Çaka Bey’in kaptanlık yaptığı donanma, Bizans gemileriyle harbe tutuşarak birçoğunu batırdı. Diğerleri de Boğazı geçerek Marmara’ya kaçtılar. Birkaç gemileri de Türklerin eline geçti. Türklerin, Akdeniz’de Bizanslılara karşı ilk zaferleri bu deniz savaşı olmuştur. Karalarda her zaman muzaffer olan Türkler, kısa bir zamanda denizci olmuşlardı.
Çaka Bey’in bu başarısını gören Bizans İmparatoru, bu defa meşhur kaptanlarından Konstantin adında bir amiral tayin ederek Türklerin üzerine ikinci bir donanma daha gönderdi. Bu gemilerin içinde 500 kadar da Flandr’lı şövalye vardı. Donanma, Sakız Adasına yanaşarak asker çıkardı, kaleyi muhasara etti. Kaleyi müdafaa eden Türk askerleri, düşmanı içeri sokmadılar. Bu esnada Çaka Bey, İzmir’de bulunuyordu. Düşmanın geldiğini duyar duymaz, donanmasıyla Sakız Adasına hareket etti. Gemilerin birbirine zincirlerle bağlayarak hilal şeklinde düşmana doğru ilerledi. Bunu gören Bizans komutanı, bilmediği bu yeni harp usulünden adeta ürktü. Türkler geminin içinde davul ve zurnalar çalıyorlar, kılıçlarını havada döndürüyorlardı.

Türkler harbe gitmiyor, sanki bir bayram şenliği içinde bulunuyorlardı. Türklerin bu neşesi ve galeyanı Bizanslıların maneviyatı üzerinde tesir yaptı. Bu gemiler bir kale gibi yanaşık nizamda Bizans gemilerine yaklaşınca düşmanı bir ok yağmuruna tuttular. Sonra da yelkenlerini tutuşturmak için yağlı paçavralar atmaya başladılar. Bu hali gören Bizans, gemilerini geriye çekerek başka bir limana çekildi.

Bunun üzerine Çaka Bey Sakız Adasına çıktı. Türklerin karşısına atlı ve zırhlı şövalyeler uzun mızraklarıyla çıkıverdiler. Türkler bunları görünce derhal kılıçlarını bellerine takarak üç sıra olmak üzere yere diz çöktüler, şövalyelerin atlarına nişan alarak teker teker vurmaya başladılar. Hepsi yaya bırakılmışlardı. Durumu gören Türk askerleri Allah! Allah! diyerek yalın kılıç şövalyelerin üzerine yıldırım gibi atıldılar. İki kuvvet birbirine girmiş, kavga şiddetlenmişti. Düşman askerleri, Türkün kuvvetle salladığı kılıçlarla üçer beşer yere devriliyorlardı. Düşman askeri paniğe uğradı.

Çaka Bey, Sakız Harbinden de muzaffer olarak çıkmıştı.
Çaka Bey, bu zaferleri kazandıktan sonra kafasında büyük bir plan hazırladı. Çanakkale Boğazını geçerek Trakya’yı elde edecekti. Balkanlarda yaşayan Peçenek ve Hıristiyan Oğuzlardan bir ordu vücuda getirerek İstanbul’u zaptetmeğe karar verdi. Bu planını yerine getirmek için Balkanlardaki Peçeneklerle anlaştı. Peçenekler büyük bir ordu hazırlayıp İstanbul üzerine yürüyecekleri sırada Bizans İmparatoru bu tehlikeyi önlemek üzere aslı Türk olan Kumanlarla anlaştı. Onlara büyük vaadlerde bulundu.

Bu iki Türk kuvveti, 29 Nisan 1091 tarihinde birbirlerine insafsızca saldırdılar. Kumanlar, Peçenek Türklerini katlettiler. Evlerini yaktılar. Çocuklarına varıncaya kadar binlercesini kılıçtan geçirdiler. Çaka Bey Peçeneklere yardıma gelememişti.
1092 yılında Çaka Bey, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıçaslan’la bir dostluk kurdu. O zamanlar Anadolu’nun en kuvvetli orduları Kılıçaslan’ın kumandasında bulunmakta idi. İznik şehrini hükümet merkezi yapan I. Kılıçaslan, durmadan Bizanslıların şehirlerini zaptetmekte idi. Çaka Bey, Selçuklu Türkleriyle dostluğunu kuvvetlendirmek için kız kardeşini I. Kılıçaslan’a vermek suretiyle akraba olmuştu.

Çaka Bey, Çanakkale taraflarını da ele geçirdikten sonra, Edremit şehrini mülküne kattı. Onun, Balkanlardaki Peçenekleri teşkilatlandırması, Çanakkale’yi alarak Marmara’ya doğru ilerlemesi, Bizans İmparatorunu fena halde ürkütüyordu. Çaka Bey’i, kuvvetle değil de hile ile yok etmeyi tasarladı. Bunu gerçekleştirmek için de Kılıçaslan’la bir anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Selçuklular, Çaka Bey’in Marmara’ya doğru ilerlemesine mani olacaklardı.

Çevrilen dolaptan haberi olmayan Çaka Bey, kuvvetleriyle durmadan Marmara sahillerinde ilerliyordu. Hatta Aydos’a kadar gelmişti. Halbuki bu bölgeler Selçuklu Sultanlığı hakimiyetinde bulunuyordu. Çaka Bey, birden bire karşısında Selçuklu ordularını gördü. Çaka Bey, I. Kılıcaslan’la boy ölçüşemezdi. Bunun için Kılıçaslan’la bir müzakereye girişti. Çaka Bey’in, Selçukluların Bizanslılarla gizli bir anlaşma yaptıklarından haberi yoktu Serbestçe, akrabasının karargahına gitti. Çaka Bey, aynı zamanda Selçuklular için de artık bir tehlike olmuştu. Kendisine, Kılıçaslan’ın karargahında mükellef bir ziyafet verildi. Bu ziyafette yenilip içildiği esnada I. Kılıçaslan, birden bire kılıcını çekerek Çaka Bey’e hücum etti ve onu öldürdü.
Bizans ve Selçuklular için bir tehlike olan Çaka Bey, bu surette ortadan kaldırılmış bulunuyordu.

Ege bölgesinin ilk fatihlerinden olan Çaka Bey, böyle bir hilenin kurbanı olup öldüğü sırada tarih 1097 idi. Böylece, İzmir Beyliği kuruluşundan sadece 16 yıl sonra yıkılmış oldu.

Reklamlar

ÇAKMA TARİHÇİ YENİDEN

Mustafa Armağan ÇARPITMALARINA devam ediyor.

Lozan’dan sonra imzalandı dediği Chester Antlaşması Lozan’a ara verildiğinde ABD desteği için İMZALANMIŞTIR. Yıllardır Osmanlı zamanında verilen imtiyazlar nedeniyle TAMAMEN dış sermayeye mahkum edilmiş olan TÜRKİYE’nin içteki tüm yatırımları birdenORTADAN KALDIRILAMAZDI. Ayrıca Lozan’da kapitülasyonları kaldırma girişimlerimizin tümünü reddeden YABANCILARIN TEK korkusu TÜRKİYEDEKİ ÇIKARLARININ ve şirketlerinin ne olacağıydı. Ve Lozan’a bu anlaşmazlık nedeniyle ara verilen dönemde hem İzmir iktisat Kongresi ile ve bu CHESTER projesiyle yabancılara korkmayın yatırım yapın ama bizim şartlarımıza uyun mesajı verilmiştir.

Mustafa Armağan ÇARPITMALARIYLA yazdığı gazetedeki okuyucularını da tek yönlü bakış açısıyla kandırıyor. Tıpkı bir TV’de canlı yayında olmadığı halde kendini PROF olarak tanıtan muhabire düzeltme yapmayıp, söylediklerinin etkisini DAHA ÇOK artırmak için yaptığı gibi….Armağan, Chester tarihini başta Nisan 1923 diyor ama resim altında Lozan imzalandıktan sonra şeklinde hata yapıyor.Oysa Lozan’ın imza tarihi 24 Temmuz 1923’tür. Hükümet de kanunu Nisan’da yani LOZAN’da verilen arada çıkartmıştır ki ABD Lozan’da kendisini desteklesin.

ARMAĞAN kendi ÇARPITMALARINA dürüst iktisatçı BORATAV hocayı da alet ediyor. BORATAV’ın “1930lara kadar dediği halde Atatürk DÖNEMİNİN TÜMÜNÜ suçlaması herhalde kendi yanlılarının ABD’nin kucağına oturmasını gizlemek için OLSA GEREK. Hani suçlu olan suçu işler de başkasını suçlar ya kendisinden kuşkulanmasınlar diye, işte öyle bir şey…. O kadar ki yazısının sonunda da Boratav’ın cümlelerini kendi ideolojisine uydurmak için aralardaki cümleleri çıkartarak verebiliyor.

SORULACAK 4 SORU ŞUNLAR OLMALI:

1-Armağan, NEDEN Osmanlı’da 100 yıllığına verilen ve halkın sömürüldüğü İMTİYAZLARI unutup Lozan arası destek için verilen AMA UYGULANMAYAN Chester’ı DİLİNE dolar?…. Sakın ATATÜRK düşmanı bir gazetede yazdığı ve ona bu AMAÇ misyon olarak verildiği için OLMASIN..

2- Armağan NEDEN ülkemizin yeraltı kaynaklarının TÜMÜNÜ YABANCILARA VEREN Osmanlı dönemindeki YÜZLERCE VERİLEN AYRICALIKLARI değil de sadece Cumhuriyet ilan edilmeden verilen(Nisan 1923) imtiyazı YAZAR.?.

3- Armağan, Chester projesinin daha evvel Osmanlı zamanında TEMELİNİN ATILDIĞINI ve o zaman da imtiyazının verilip ertelendiğini ve aynı adamın(Chester) yeniden yetkililerle temas kurup imtiyaz almak istediğini de BİLMEZ Mİ acaba?

4-1930 öncesi Osmanlıdan kalan YABANCI SERMAYE varlığı nedeniyle eli kolu bağlı olan ATATÜRK 1932 sonrası tüm LİMAN, DEMİRYOLU VE ŞİRKETLERİ yavaş yavaş oralardaki yolsuzlukları da kullanarak SATIN ALDIRTTIYSA hata mı işlemiştir.? Sayın Armağan o tarihten sonra yapılan DEVLETLEŞTİRMELERİ ve satın almaları bilmez mi? Bilir bilir de hani demişlerdi ya bilmezler duymazlar görmezler!

Düşünebiliyor musunuz Lozan arası ABD desteği için daha evvel temeli atılmış bir imtiyaz verilmeye kalkılmış(ama uygulanmamış) ve bunun için Armağan okuyucusunun Atatürk düşmanlığını sömürmek için “ülkemizin yeraltı madenleri kendilerine altın bir tepsiyle sunulmuş” diyebiliyor. Yine bunlar masal anlatıyor diyebiliyor. Kanun çıkmıştır ve ABD kabul etseydi uygulanacaktı da belki ama Armağan EMİN OLSUN 1930 sonrası MUTLAKA satın alınırdı diğerleri gibi….

Armağan bunları BİLMEZ ama kendisinin genelde zıttı olan ama bu konuda ortak düşündükleri belli olan bir başka BİLMEZ BÜLENT CAN’ın “Kemalistler belli bir emperyalist devletin ordularına karşı ciddi bir fiili “kurtuluş” savaşı vermediği gibi, emperyalistlerin oyununa gelmiş Yunanlılarla arasındaki savaşta birçok emperyalist devleti yanına almıştı. Batı’ya yapılan pazarlıklar ise sadece Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılmak istenen koşulların düzeltilmesi pazarlığıdır. (s. 190).cümlelerini de kullanarak SON DÖNEMDE KURTULUŞ SAVAŞI OLMAMIŞTIR SAÇMALIKLARINA DAdestek çıkmıştır.

Armağan tarihçi olmadığı için o dönemin olaylarına günümüz kavramlarıyla bakıp oldukça da yanılıyor. Atatürk’ün 27 Eylül 1922′de bir yabancı gazeteciye “ülkemizde siyasi tutkulara sahip olmadıkça Amerikalıların Türkiye’deki petrol alanlarını işletmesine karşı olmadığını” belirtmesini de “küreselleşmeci” diye YAFTALIYOR. Oysa o dönemde ABD bugünkü ABD değil…Bütün dünyada emperyalistlikleri tescilli İngiltere, Fransa ve Rusya’dan farklı olarak kurtarıcı ABD rolünde ve yıllarca kendi kıtasında kendi iç işlerine bakan MONROE doktrinine de sıkıca bağlı. O kadar ki Osmanlının başkenti İstanbul’da padişah onaylı Wilson İlkeleri Cemiyeti kurulduğu gibi, Erzurum’da bile Wilson İlkeleri Cemiyeti için pankartlar açılabiliyordu. Armağan bunları bilmez mi? Bilir ama dediğim gibi…Misyonu olduğu için Atatürk’ün 1923’te verdiği “Biz Amerikalıları Türkiye’de görmek istiyoruz, çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler. Zengin ve çeşitli milli kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Kalkınmamızda Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız” demecini de anladığı halde amacını gizlemek için kendi ideolojisine alet eder.

Sayın Armağan Chester projesinin maddelerini vererek güya halkı kandırmak istiyor AMA Osmanlı’da yapılan ve maddeleri çıldırtacak kadar tavizkar olan İMTİYAZLARı neden unutur. CHESTER’IN BU MADDELERİ DE genelde verilen imtiyaz maddeleridir. Osmanlı’da verilen demiryolu imtiyazında yabancı şirketin elde ettiği, hattın 20 km sağı ve solundaki her türlü maden işletme hakkının ve asar-ı atika denilen eski eserlerin kullanım hakkını da BİRİLERİ Armağan’a anımsatmalı. Anımsatmalı ki bir hafta önce geri getirilen TRUVA hazinelerinin NASIL ve KİM zamanında YURTDIŞINA kaçırıldığını bilsin.

Bilsin ki DÖNEMİN MÜZE MÜDÜRLÜĞÜ YAPAN Hamdi Bey’in Abdülhamit’in önüne yatarak “benim cesedimi çiğnemeden bu eserleri gönderemezsiniz” cümlesini de anlasın… MUSTAFA ARMAĞAN, artık kendi ideolojisi için TARİHİ SAPTIRMAYA son vermeli… ”

alıntı.M.EMİN ELMACI

TÜRK ler ve DİNİ YAŞAMLARI IV

BUKUKAGAN ::îranlı Ğuvaini’nin anlatımında,bu söylen orijinal biçimine oldukça yakındır: “Karakurum’daki iki nehir, yani Tuğla (Tola) ve Selenga nehirleri Kamlancu adlı bir yerde birleşirler. Bu iki nehrin arasında iki ağaç bulunmaktaydı. Birinin adı kusuk (Sibirya sediri),diğerinin adı ise toz (kayın) idi. Bu iki ağacın arasında büyükçe bir tepe yükselmekte ve gökten üzerine ışık düşmekteydi.
Gün geçtikçe tepe daha da büyüdü. Uygur boyları bu tuhaf manzarayı görünce, hayretler içinde kaldılar. Saygıyla ve itaatkâr bir şekilde tepeye yaklaştılar. Kulaklarına, bir melodiyi andıran armonik sesler çalınıyordu. Otuz adım mesafeye kadar tepenin etrafı her gece ışıklar altındaydı.
Günlerden bir gün, tıpkı hamile bir kadının doğurması gibi,bir kapı açılır ve çadıra benzer beş kulübe ve her birinin içinde oturan bir çocuk görünür. Her çocuğun ağzının önünde bir tüp asılıydı. Çocuklar gerekli sütü bu tüpten içmekteydiler. Rüzgar çocukların üstüne doğru esince,
güçlendiler ve hareket etmeye başladılar. Kısa sürede sütten kesildiler ve konuşmaya başladılar. Anne ve babalarını sordular. Halk onlara o iki ağacı gösterdi. Ağaçlara yaklaştılar ve terbiyeli çocukların anne ve babalarına göstermekle sorumlu oldukları her türlü saygı ve hürmeti,
ağaçlara gösterdiler. Çocuklar, üzerinde ağaçların büyüdüğü yere de saygı gösterdiler. Çevredeki bütün boylar çocukları ziyaret etti ve onlara, prenslere gösterilen hürmeti gösterdiler. Yanlarından ayrıldıklarında ise, her birine bir ad verdiler: Beşinciye Buku Kağan adını taktılar.”
T’u-küelerin söyleninde olduğu gibi, değişik tasarımlar birbirleriyle rekabet etmektedir: Birleşen nehirler, doğumun simgesidir; tepe, toprağın anneliğine işaret etmektedir; besbelli ki, burada yaşam ağacı ve toprak anaya ilişkin tasarımlar iç içe geçmiştir. Aynı şekilde, hem çocuk yapan ışık hem de emzirme temaları yer almaktadır. Nihayet, rüzgarın ortaya çıkmasının da bir anlamı olsa gerek.
Bir başka İranlı tarihçi olan Raşid-ad-Din Fadlallah tarafından aktarılan Kalaçların boy söyleni, şüphesiz çok daha fazla değişikliğe uğramıştır, ancak bu söylende bazı eski izleri görmek mümkündür. “Bir kadının bir çocuğu vardı. Fakat yaşanan kıtlık nedeniyle sütü yoktu ve çocuk açtı. Kocası arkada [ordunun gerisinde] kaldı, çakal bir sülün avlamıştı. Adam çakala doğru bir tahta parçası attı,sülünü aldı ve yemesi için onu karısına verdi. Böylece, karısının göğsü tekrar sütle doldu ve o da çocuğunu emzirdi.”
Çocuğun burada bir çakalın yardımıyla doyuruluyor olması,kadın-çakal şeklindeki asıl çiftin tekrarı olsa gerek.Söylensel bir birliktelik hakkında Oğuzname’de yer alan anlatılardan yalnızca biri vurgulanmıştır. Oğuz Kağan gibi böylesine bir varlığın doğumunu destekleyecek olan
anlatı maalesef kaybolmuştur. Burada söz konusu olan, bir boyun türeyişine ilişkin bir söylen değil, aksine daha sonraki bir döneme ait aynı yapıda bir söylendir. “Günlerden
bir gün, Oğuz Kağan —»Tengriden belirli bir yere gelmesini rica eder. Gökten —»Mavi bir —»Işık düşer. Bu ışık —»Güneşten ve -»Aydan daha parlaktır. Oğuz Kağan ışığa yaklaştığında, ortasında bir kızın bulunduğunu görür. Orada tek başına oturuyordu. Yüzünde, ateş ve ışıktan bir beni vardı.
Bu tıpkı Kutupyıldızı gibiydi. Bu kız o kadar güzeldi ki,güldüğünde mavi gök (-»Kök Tengri) gülüyor, ağladığında Kök Tengri ağlıyordu. Oğuz Kağan onu görünce, aklı başından gitti. Aklını kaçırdı. Onu sevdi. Onu aldı. Onunla birlikte oldu. İçindeki arzuyu yerine getirdi. Kız hamile kaldı.
Üstünden günler ve geceler geçtikten sonra, üç erkek çocuğu dünyaya getirdi.”
Ayrıca Oğuzname’nin, popüler etimolojiler yaratmak suretiyle zikrettiği her halk için bir türeyiş yakıştırdığını belirtmeliyiz:
Saklab (Slav), şehri iyi muhafaza etmiş kişidir; Kalaç “burada kal ve [kuleyi] aç” emrini yerine getiren kişidir. Karluk ise, karlarla kaplı dağlarda bir kahramanlık sergileyen kişidir. Böylece Oğuzname, boy söylenini salt beşerî bir kahramanlığa dönüştürmektedir. Bu konudaki delil
ise, Kıpçaklar için oluşturulmuş olan etimolojidir: Adını almış oldukları -»Ataları, içi oyulmuş bir ağaç kütüğünde bir
-»Nehri geçer. Esasen kendisi bir ağaç kovuğunda doğmuş Böri. Kurt. Görünüşe bakılırsa eski Türk mitolojisinde en önemli rolü oynayan hayvandır. Büyük olasılıkla, Ata-Kurt şeklindeki
asıl söylence Hiung-nu’lar tarafından geliştirilmiştir.
Bu, bilinmeyen, fakat şüphesiz çok erken bir dönemde olmuş olsa gerek. Bu söylence milâttan önce bile, Isık Göl ve Ili’deki Hint-Avrupalı ya da Proto-Türk (Shiratori) Wu şunlar arasında iyice şekillenmiş görünüyordu. İki anlatı, bizim bu söylenceyle tanışmamızı sağlar. Her iki anlatı da, terk edilmiş bir çocuğu emziren dişi bir kurt ile onun üstünde daireler çizen bir kargadan söz eder. R. Stein, buna göre “bütün Türk halklarının, kendilerini […] bir kurt’un dünyaya getirmiş olduğu bir atanın soyundan gelenler olarak tanımladıklarını”düşünmektedir. Bu abartılıdır, çünkü bu
söylencenin dışında başka türeyiş söylenleri de mevcuttu.
Ancak kesin olan, M.S. 4. yüzyılda Kao-külerin (Ting-ling)bu söylene yeniden sahiplenmiş olduklarıdır. Ne var ki, biçimi biraz farklıdır: Bir prenses vahşi hayvanın eşi olur. 6.yüzyılın ortalarında T’u-küeler, bir çocuğa dişi bir kurt’un sahip çıkması ile cinsel birleşme temalarım muhafaza etmek suretiyle, her iki farklı anlatımı birleştirirler. Muhtemelen,Moğollar Ata-Kurt söylenini kendilerine T’u-küelerden daha yalan olan, ancak bu açıdan bakıldığıda en azından T’uküelerin ardılı olan bir halktan ödünç almış olmalıdırlar. Bu söylenin özenle betimlenmesi ve kayda değer etkisi sonucu,unutulmaya yüz tutmuş bir hayvana duyulan sevgi şüphesiz
yeniden canlanmıştır; özellikle Karahanlılar, bir süreden beri kurt’un yerine —Arslanı koymaya başlamışlardı. Şüphesiz Kırgızlar, kıırt’un yerine geçen ve genç kızların kocası olan kızıl bir —Köpeğin yer aldığı söylenleri Karahanlılardan ödünç almışlardır. Yine aynı şekilde, Oğuz Kağan Destanı’nın Uygur çeşitlemesindeki temaları yaygınlaştırmalardır.

Kendilerini “mavi”, başka bir deyişle göksel olarak nitelendiren T’u-küelerin etkisi sonucu, Ata-Kurt başlarda bilinmeyen bu sıfatı taşımaya başlar, ne var ki bu sıfatı “boz diye çevirmemek gerekir. Mavi kurt’un (kök böri) yanı sıra,Kâşgarlı Mahmud bizim henüz bir anlam veremediğimiz
kızıl ve kara bir kurt’tan (kara kızıl böri) bahseder. Kurt bir ata hayvanı olduğu için, onun resmi ya da başı sancak direklerinin ucunu süslemekte ve Türk muhafız kıtasındaki subaylar kendilerini “kurtlar” olarak adlandırmaktadır. Belkide,sancaktarın ordunun başında yürüyor olması, Oğuzname’den de çok iyi bildiğimiz üzere, özellikle yürüyüşlere kurt’urı liderlik etmesinin bir nedeni olsa gerek: “Ordunun başında mavi tüylü, mavi yeleli büyük, erkek bir kurt yürüyordu
Şöyle diyordu: Atma atla ve yola koyul Oğuz ben senin yerine başa geçerim. Sana yolu gösteririm.”Töles boylarının kurt başlı tanrısının aynı zamanda bir lider hayvan ve güçlü bir falcı olarak, kehanette bulunup ileride elde edecekleri başarıları söyleyerek kurucu kahramanın
yanı başında yer alıyor olması, insanların kurt’larla birlikte uludukları yolunda Kâşgarlı veya Nestor-kroniğinde yer alan Kumanlara ilişkin ritüelleri sınıflandırmayı çok güçleştirmektedir: Şüphesiz likantropiye uygun davranmakta, ancak en azından — Hayvanlar Aleminde yerlerini almaktadırlar.

Her ne kadar ona genel bir anlam kazandırılmak istendiyse de, Oğuzlarda, sadece Oğuzlarda oldukça ender rastlanan bir olgu mevcuttur: böri sözcüğü yasaklanmış ve yerine solucanın
adı olan kurt sözcüğü konmuştur.Buğra Kağan. Yağma boyunun lideri, Karahanlıların kralı olan
Buğra Kağan, daha doğrusu Satuk Buğra Kağan, tüm halkıyla birlikte İslamı benimseyen (960) ilk hükümdardır. Onun “erkek deve” anlamına gelen adı, açık seçik şekilde bir türeyiş söyleninin varlığını kanıtlamaktadır. Ne var ki, bu söylen kısa sürede unutulmuşa benziyor, çünkü
yerini başka bir söylen almış, kahramanı —»Arslan olan bir söylen. Buğra adı ise hanedanlıkta kullanılmaya devam etmiştir.
— Deveyi o boyun babası kabul ediyor oluşu çok kesin değil, çünkü Kâşgarlı, buğra sözcüğünün
bütün hayvanların erkeğini, özellikle boğa ve damızlık deve ile atı nitelendirdiğini belirtmektedir. Birçok mucize Satuk Buğra Kağan’ın doğumuna işaret etmektedir: deprem, su kaynaklarının oluşumu, bahçe ve çayırların yeşerip çiçeklenmesi.
On iki yaşındayken çıktığı bir av sırasında karşılaştığı bir tavşan, ona İslam dinini öğretir. 96 yaşına kadar hükümdar kalır. Dördü erkek, dördü kız olan sekiz çocuğundan bir kız, söylensel bir rol üstlenmiştir. Bu kızın adı,”alacalı ışık” anlamına gelen Ala Nur idi. Onu bir ışık hüzmesi
hamile bırakır ve bu da ancak, müslümanlar tarafından Ali ile özdeşleştirilen arslanın enkarnasyonu olabilir.
Elbette ki bu durum, Türk mitolojisindeki değişik ata hayvanlarına dayanmaktadır.Buku Kağan. Uygur tarihinin büyük şahsiyetlerinden biridir.
Şüphesiz, kendisi Töleslerin Ediz boyunun bir mensubu olup, 795-805 yılları arasında hüküm sürmüştür. Buku Kağan muhtemelen Manihaizm inancına geçtiyse de, Şamanizmin etkisindeki bozkırları temsil eden en önemli figürlerden biri kalır. Kendisi efsane ve söylenlere konu olmuş ve neredeyse her yerde ve uzun bir süre etkili olmuşlardır. Ğuvaini onun hakkında yazılmış muhtemelen en kapsamlı, belki de en ayrıntılı raporu sunuyor. Buku Kağan iki — Ağacın evliliğinden,bir — Işık Hüzmesinin etkisi sonucu bir dalın içinde doğmuş (buqu sözcüğü çoğu kez “budak”, “şişlik” olarak çevrilmiştir); duman deliğinden içeri süzülerek çadıra giren genç bir kızla evlenmiş. Bu ise dikey doğruyu, yani kızın gökten indiğini ifade eder. Bazı Türkler onun —Afrâsiyâb olduğunu düşünür Cehennem. “Cehennem” sözcüğü Soğd kökenli şu ifadeler ile
karşılanmaktadır: Codex Cumanicus’da tamuk, Kitab al-idrâk’da tamuv, Kâşgarlı Mahmud ve Houtsma tarafından yayımlanan lügatçede tamu. Bu sözcük oldukça geç bir zamanda ve
muhtemelen yabancı bir dinin, büyük olasılıkla Budizmin etkisi sonucu ortaya çıkmıştır. Ne var ki, daha önceden Uybat Yazıtında ifade bulmuştur. Bir cehennem kavramı Türkler tarafından eğer biliniyorduysa, bu kavram sadece sınırlı alanlarda ve bir ceza anlamında kullanılmış olmalı-
dır. Buna rağmen, üçüncü bir kozmik basamağa geçiş yolunda,başka bir deyişle önemli bir rol üstlenecek olan yerin altındaki dünyaya geçişte büyük ölçüde katkıda bulunabilmiştir.
Belki de, Abokan Yazıtında ic yer (“yerin içi”) olarak karşımıza çıkan odur.Dağ. îster kozmik bir dağ olarak dünyanın ekseni, imparatorluğun merkezi olsun, ormanlık bir yer, karla kaplı, ulaşılmaz
ve gizemli, isterse göğe daha yakın yüksekçe bir yer olsun dağ, Türklerin dinsel tasarımlarında her zaman önemli bir rol oynamıştır. Eski dönemlere ait bilinen en tanınmış dağ —Ötüken’dir. Ancak o dönemlerde bile onunla boy ölçüşen başka dağ’lar vardı: Çin yıllıklarında geçen P’o-teng-ning-li (But Tengri), “dik bir şekilde yükselen yüksekçe bir dağ” ve üstünde “ne bir ot ne de bir ağaç” büyür. T’u-küelerin atalarının mağarasının bulunduğu ve şüphesiz Turfan’ın kuzeyinde
uzanan (Thomsen tarafından Tannu-Ola olarak teşhis edilen) Kögmen. Adından sıkça bahsedilen bu dağ, Ulan Bator Yazıtında bir dizi tanrı arasında anılan büyük tanrıdır.
Ayıca bu dağ, Baş Kağan idaresindeki birinci Uygur döneminde de anılmaktadır ve şüphesiz Ötüken sıradağları içinde yer alır. Aynı dönemlerde ve daha sonra bazen başka bölgelerdeki dağ’lardan da söz edilir. Bunlardan biri, Çiğil ile Karluk bölgeleri arasında, Isık Göl’ün kuzeybatısında uzanmaktadır.
Metinlerde, kurban sunmak üzere dağ’lara yapılan hac yolculuklarından bahsedilir. Ne var ki, kurbanın dağa mı yoksa dağ’daki başka herhangi bir güce mi sunulduğu her zaman
bilinmemektedir: bunlar çoğu kez genel kült mekanlarıdır.
Halkların kökenlerine ilişkin söylenler öyle görünüyor ki, çoğu kez halkların dağ’larm arasına çekilip kendi içlerine kapanarak uzunca bir süre geçirdiklerinden ve genellikle bir hayvanın önderliğinde buradan çıkarak güç kazandıklarından bahseder. Boodberg sezgilerinden hareketle, “dağların arasından çıkışın Orta Asya’daki tüm söylencelerin özünü”oluşturduğuna inanır; karakteristik bir örnek olarak T’opaları verir (bunlar kısa bir süre sonra Çin’in Weiları olacak
olan Tabgaçlardır), fakat unutmamak gerekir ki, olaya tarih sel açıdan bakarsak eğer, T’u-küeler Altay dağlarmda demirciydiler.
Türklerin batıya girişi sonraları şu şekilde ele alınmıştır: Yakın Doğulu tarihçilere göre, Türkler kendilerini tutsak kılan kapıyı boz bir köpeğin önderliğinde zorla kırıp açmak zorunda kalırlar.Değişimler. Eski Türklerin tasarımlarına göre bir insanın öldükten sonra bir kuşa dönüştüğüne değil, aksine kuş biçimindeki — Ruhun vücudu kendine özgü bir biçime girerek
terk ettiğine inanıyoruz. Ancak varlıkların ve cinlerin temelden zoomorfik oluşu, eski dönemlerde olduğu gibi sonraları da insanın bir — hayvana dönüşebildiği ya da daha doğrusu hayvan biçiminde görünebildiğini ortaya koymaktadır. Sık sık mecazlar, eğer bir insanı bir hayvanla kıyaslıyorsak, bu insanın o hayvan olduğu anlamına geldiğine inanmamıza yol açar; fakat hiçbir belgede her iki görünüm biçiminde bir varlık yer almamaktadır. Belki de Nestor-kroniğindeki bir raporda, bir Kuman prensinin likantropik olduğuna ilişkin bir anıştırma mevcuttur. Kurtlarla birlikte ulumak için geceleyin kampı terk eden bu prens her ne kadar bir — Kurda dönüşmüyorsa da, en azından onların arasına katılmaktadır.
DEVE… Deve Türk halklarının ekonomisinde daima önemli bir rol üstlenmiştir. Devenin önemine işaret eden mevcut çok sayıda kanıt konusunda, Kâşgarlı Mahmud’u anımsamak yeterli
olacaktır. Kendisi sözlüğünde deveyi en az altmış kez anmıştır. Ne var ki, mitolojide ve dini gelenekler içindeki önemi daha ziyade sınırlı olmuş olsa gerek ve biz onun tabulaştınldığını
varsaymalıyız. Çıkarsayabildiğimiz kadarıyla,deve diğer tüm —Kurban Ritüelleri ve ölü için sunulan kurbanların dışında tutulmuştur. Elbette devenin etinin yendiğinden hiç söz edilmez, hatta müslüman muhabirler deve eti yemenin yasak olmuş olduğunu iddia edecek kadar ileri
giderler. Örneğin Abu-Dulaf Mis’âr Ibn-Muhalhil bunu açıkça belirtir; Kırgız ve Çiğillerden bahsederken Yakut tarafından alıntılanır.
Çok eskiden, Irk Bitig’de geçen üç anekdot (kehanet) deveye yine de belli bir rol yükler. Bunların ikisi, tüm tuhaflıklarıyla ortaya sorunlar atmakta. Anekdotların birinde erdişi bir deve yer alır .
Devenin salyası —Gökyüzüne ulaşmakta ve —Yeryüzünü ıslatıp kaplamakta. Bu ise, uyuyanları uyandırmakta ve yatanları ayağa kaldırmaktadır. Üçüncü anekdotta, bir hükümdarın oğlunun [bey) doğumu anlatılmakta. Bu, bir devenin doğumu ve bir tayın dünyaya gelişi ile aynı zamanda
gerçekleşmektedir. Türk sözlü geleneğinde, bu gibi aynı anda olan doğumların her zaman bir anlamı vardır ve bazen akrabalık bağları oluştururlar.
Tüm yasaklara rağmen devenin üstünde yatan insanların onunla akraba olabilecekleri düşüncesi, Satuk — Buğra Kağan’a ilişkin öykü ile kanıtlanmaktadır. Büyük olasılıkla Satuk Buğra Kağan adı, onun ataları arasında bulunan bir deveye işaret etmektedir. Moğolistan’da kayalara yapılmış çizimlerle kanıtlanmış olan, develer arasında dövüş düzenleme geleneği, aynışekilde (tüm hayvan dövüşleri gibi) şamanist kökenli söylenleri veya boy söylenlerini akla getirmektedir.
Dünyaya bakış. Çok muhtemeldir ki, eski Türkler kendilerine özgü ve dünyaya ilişkin bir bakış geliştirmekle kalmamışlar,bu ayrıca dünyaya bakış altında anladığımızla her zaman
örtüşmemektedir. Uzak Doğu’nun etkisi altinda bulunuyorken eski Türklerin tasarımları daha farklıydı. Batıya göçtükten sonra bu tasarımları değişmiştir, ancak ne ölçüde değiştiğini kesin bilmiyoruz. Orhon ve Ongin Yazıtlarının bizlere aktardığına göre, evren iki ana bölgeyi, yani yukarıda — Gök ve aşağıda — Yeri kapsamaktadır. Yerin altında,üçüncü bir kozmik bölgenin bulunduğu yolunda bir tasarımın varlığına ilişkin bir varsayım konusunda kesin bir dayanak
mevcut değildir. Bu tasarım ancak sonraları çok önemli bir rol üstlenecektir, ne var ki çok sonra oluşmuş olmalıdır.
Gökyüzü yeryüzünü kaplamakta ve onu korumaktadır.Yeryüzü muhtemelen göğü taşımakta, fakat bunun nasıl olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Şüphesiz bu ikisi bir eksen ile birbiriyle bağlantılıdır. Bu eksen bir dayak da olabilir.
Evrenin iki basamağı arasında bir bağ kurmak, ancak konuya hakim olanlar, yani hükümdarlar, göksel güçler ve cinler için mümkündür. Görünen o ki, kozmik düzen gök ile yer arasındaki dengeye bağlı. Felaketler şu tümceyle izah edilmektedir: “Gök ile yer arasında bir kargaşa yaşandığından …” Kimi belirtiler, örneğin üst üste gelmiş kesitlerden oluşan bir eksen gibi görünen bazı çizimler, o dönemde birbirini takip eden basamaklardan ibaret bir gökyüzü tasarı-
mının oluştuğuna işaret etmektedir. Ne var ki, bu tasarım henüz açık seçik bir şekilde ifade bulmaz. Çinlilerin dört köşeli yeryüzü ve bu dört köşenin üstünde yer alan daire biçimindeki gökyüzü düşüncesine, görünüşe göre Orhun’daki Türklerde ve Yenisey’deki Kırgızlarda da rastlanmaktaydı.
T’u-küeler ve Uygurlar (aslen Veda dilinden geçmiş,fakat şüphesiz Çin’den ödünçleme yoluyla girmiş olan)kaplumbağayı mezar taşlarında kaide olarak kullanmaktalar.
Bu hayvan, biçimiyle göğü ve yeri temsil etmekte ve herkes doğrudan göğün altında, yeryüzünün ortasında yaşadığı gerçeğinin bilincinde. Çoğu kez, yeryüzünün dört köşesinden ihmal edilmiş bölgeler olarak söz etmekteler. Bu bölgelerin, gökyüzü tarafından korunmayan bölgeler oldu-
ğunu anlayabiliriz. Bu tasarım çok yaygın olsa gerek. “Koşe” anlamına gelen bucak sözcüğü ye-
rine Uygurca’da “yan”anlamına gelen yingak sözcüğü kullanılmaktadır, ancak bu tam karşılığı olmasa gerek. Fakat tienice-Kıpçakca bir sözcük olan bucak uygun bir karşılıktır (Osmanlıların dilinde bucak). Tonyukuk Yazıtında, okyanusa uzanan bir —• Nehirden söz edilmektedir. Bu, Huang-ho deltası olabileceği gibi, erken ve klasik coğrafyada geçen ve tüm dünyayı kuşatan nehir-deniz (—»Nehir) tasarımına da karşılık gelebilir.
T’u-küelere göre, dünya doğan — Güneşe göre düzenlenmiştir.Doğu her zaman “ön” olarak adlandırılmaktadır. Arka ise batıdır, yani batan güneş. Sağda, güneyde Çin ve solda, kuzeyde ise orman bulunmaktadır. Çin metinlerine göre, hükümdar oturduğunda sürekli doğuya yönelir, çadırın
girişi ise doğan güneş yönündedir.Bir Türk tarafından çizilmiş en eski dünya haritası Kâşgarlı
Mahmud’un haritasıdır. Bu harita, yeryüzünü bir dairenin içinde göstermektedir. Dolayısıyla önemli bir değişikliği saptamaktayız ve bu şüphesiz müslüman etkisine, yani klasik Batlamyus tasarımına dayanmaktadır.Ejderha. Büyük olasılıkla Türkler ejderha figürünü ve onunla ilgili tüm tasarımları Çinlilerden ödünç almışlardır; ona takılan eski isim, luu adı bunun bir kanıtıdır. Bazı gruplar bu
tasarımların oldukça etkisinde kalmış olmalı ki, bugün bile Türkiye’de hâlâ Çin düşünce tarzına uygun söylenceler bulmak mümkündür. Kimi grupları ise ejderha fazlaca ilgilendirmemiştir;
onlar fabllarda geçen ve yabancısı oldukları bu hayvanın yerine, özellikle Oniki Hayvanlı Takvimde görüldüğü üzere, başka hayvanlar koymuşlardır. Özbekler, Azerbaycanlılar,Türkmenlerin bir bölümü ve Sinkiang Uygurları ejderhanın yerine balığı, Hakaslar ise kertenkeleyi koymuşlardır.
Kâşgarlı ise ejderha sözcüğünü (Arapça) timsah olarak tercüme etmektedir; bunu ise Türkçe’deki ntik sözcüğü karşılamaktadır. Batı Türk dünyasında ejderhaya ilişkin tasarımlar, büyük klasik kültürlerden olan İran ve Yunan kültüründen etkilenmiştir. Böylece spesifik bir tasarım oluş-
muş ve bunu da aynı şekilde spesifik bir isim olan evren sözcüğü karşılamaktadır. Her ne kadar Pritsak, —Börü (kurt)sözcüğünü Bulgar prensler listesindeki veren olarak alımlıyorduysa da, bu sözcük açıkçası evrenin bir göçüşmesidir,dolayısıyla Türkçe’ye çok erken dönemlerde girmiştir. Etimolojisi bellidir: evir (dönmek) fiilinden -en ekiyle türetilmişbir sıfat-fiildir. Kutadgu Bilig’de evren bilimine ayrılmış bir bölümde, bu sözcüğün asıl işlevi ifade bulur: “Bak, o sürekli
dönen ejderhayı yarattı.” Selçuklu dönemine ait resimler ile heykel ve seramiklerde, bazen bir kemerin ucunda, bazen de bir ağacın köklerinin dibinde temsil edilmektedir: uzun,yılan biçiminde bir vücudu olan ve eğilip bükülerek düğümler atan, başka bir deyişle kendi etrafında dolanan bir
ejderha. Müslüman Türk kültüründe daha iyi gözlemlediğimiz farklı özelliklerinin yanı sıra, ejderhanın -»Yılan familyasından olduğu anlaşılmaktadır. O, yılanların kralı olup,görevi insanları yutmaktır. Rutubet ve yer altı dünyası ile ilişki içindedir. Buna rağmen -bugüne kadar görülmedik bir şekilde- kışı yerin altında geçiren ejderha ilkbaharda dışarı çıkar ve yazın göğe yükselir: Yani ejderha “iki değerlikli”, kışın yerin altında yaşayan bir hayvan ve yazın en sıcak döneminde hüküm süren tanrısal bir hayvandır.

DERLEME..kafkasyıldızı

TÜRK ler ve DİNİ YAŞAMLARI III

A-se-na. Kesin yorumlanamayan bir Türkçe ismin Çince çevriyazısı.
Çin yıllıklarına göre, T’u-küelerAin kurucusu olan bu ismin sahibi, bir dişi kurttan doğmuş ve doğaüstü yetenekler ile sihirli güçlere sahiptir. Kendisi iki genç kızla evlenmiş,bunlar yaz ve kış tanrılarının kızlarıydı.

At. At eski Türk dünyasında özellikle insanın ayrılmaz dostu (ki bu sıfaüyla özel bir kişiliğe sahiptir) ve özellikle gök tanrı (Tengri) için Kurban hayvanı olarak kabul ediliyordu.
ATI başka merasimlerde de görmek mümkündür, özellikle at yarışlarında veya bir merkezin “etrafı dolanıldığında”.Bütün bu örneklerde, at ile gök arasında şüphesiz bir bağlantı olduğu anlaşılmaktadır. Bu hayvanın gök kökenli olduğu veya göğe benzediği yolundaki düşünce, henüz milâttan önceki dönemde bile bozkırlarda yaygın olan bir inanç olsa gerek. Dolayısıyla, bu inancın Türklerde var olması gayet muhtemeldir. 12 Hayvanlı Takvimde at ayı haziran ayına, başka bir deyişle yaz gündönümünün olduğu aya, yani güneşin en yüksek noktada bulunduğu zamana
karşılık gelir. Kutadgu Bilig’de, at —»Zamanın simgesidir.
Turfan metinlerinde, at resimleri bazen —»Maviye, yani göğün rengine boyanmıştı. Nihayet Kâşgarlı Mahmud’un sözlüğünde, şüphesiz uçan at simgesine yapılmış bazı araştırmaları bulmak mümkün.

Atalar Kültü. Eski Türklerde gerek ölüler kültü, gerekse atalar kültü mevcuttu. Kimi durumlarda, atalar kültü bir hayvan kültüyle de karışabilirdi; eğer yüceltilen ata bir —»Hayvan
idiyse, bu totemizm anlamına gelmektedir. Biz burada yalnız insan ataları inceleyeceğiz. Atalardan söz ediliyorsa eğer,açıkçası bunları ikiye ayırmak gerekmektedir: biri kavmin,
imparatorluğun kurucuları olan atalar ya da büyük hükümdarların soy kütüğü; diğeri ise boyun kurucusu, neslinden geldikleri atalarımn soy kütüğü. Elbetteki, ilk grup diğer gruptan çok daha iyi tanınmaktadır.En eski Çin kaynakları, bize Doğu Türklerinin kendilerine kurban sunmak üzere her yıl atalarımn mağara mezarlarım ziyaret etmek gibi bir geleneğe sahip olduklarını aktarırlar.
Şüphesiz bu hac ziyaretinin iki ayn anlamı vardı ve farklı tanrısal güçlere ithaf edilmekteydi: mağara, ataları olan hayvan ve ayrıca mağarada dişi bir kurtla birlikte yaşayan genç adam. Bu ise, her şeyden önce oldukça yaygın olan bir atalar kültünün ifadesidir. Bu ziyareti bizzat hanın kendisi
yapmakta ve kendisine en üst düzey yetkililer de eşlik etmekteydi.
Ayrca Baü Türklerinde de bu gelenek kaybolmuş değildi. Eğer bizzat hükümdarın kendisi bu ziyareti yapamayacak ise, her yıl üst düzey bir yetkili görevlendirilirdi.
Diğer göçer grupları da, örneğin T’o-palar aynı prensibe uyarlardı. Eğer bir karar vermek durumunda kalacak isek,bu durumda bu ulusal geleneğin kökenini Hsiung-nuların
imparatorluğunda aramak gerekecektir. Gerek Hsiung-nularda,gerekse ardıllarında atalar kültü kesin olarak, o soyunbeşiği olduğu var sayılan bir bölgeye ait bir kültle ilintilidir.
Bu kültürde mutlaka bir kurban adanır, bu kimi zaman bir insan da olabilir. Bu olaya ritüel açıdan baktığımızda ise,bunun gök tanrıya adanan kurban ile eşdeğer bir anlamı olsa gerek. Bu geleneğe Bulgarlarda rastlanır oluşu, bize bunun yalnız belli bir yöreye özgü olmayıp, aksine bunun
bozkırların bir ucundan diğer ucuna kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Bazı belgeler, bize bu kurban törenlerinin önemli astrolojik olaylarla aynı zamanda gerçekleşebildiğini göstermektedir (yaz gündönümü, sonbaharın başlangıcı, gündüz-gece eşitliği vs.). Aslında atalara adanan bu
kurbanların her zaman bu tarihlerle çakışıp çakışmadığını öğrenmek, bizim için ilginç olurdu.
Eğer hükümdarın mezarı gizli tutulmadıysa (ki bundaki amaç, mezar yerinin kutsiyetinin ihlâl edilmesini önlemekti),ataya ait bu mezar ziyaret edilirdi. Bu, îskitli göçerlerden miras kalmış eski bir gelenektir. Herodot bizlere, atalarının mezarlarını bulmadığı sürece İskitlerin Darius’la çarpışmak istemediklerini aktarmaktadır. Atalarının mezarları bulunursa ancak, onları savunmak istiyordular. Bazen oldukça uzun bir süreden beri toprağa gömülü bulunan düşman
hükümdarlarının tekrar kazılıp çıkarılması ve kemiklerinin yakılması, ki bu Türklerin ve Moğolların tüm tarihi boyunca söz konusudur, bize onların iskeletin içinde bir gücün yaşamaya devam ettiğine inandıklarım kanıtlamaktadır. Bu durum aym zamanda, bir atalar kültünün varlığının da kanıtıdır.
10. yüzyılda İstahrî, krallarının mezarı önünden geçen Hazarların, attan inip yere kapandıktan sonra ancak yollarına devam edebildiklerini aktarmaktadır. Aynı şekilde Türklerde de, mezarlar yine bir kült halini almış tapınma objeleri olsa gerek.
“Bengü Taşlar” diye adlandırılan mezar taşları ölünün gücüne sahip miydiler, yoksa değil mi? En azından bu ad,atalarının hatırasını ebedîleştirmek istediklerine işaret etmektedir. Ayrıca atalarının yüz hatlarını boyamak ya da yontmak suretiyle de, onların hatırasını ebedîleştirmişlerdir.
Bunlardan bazıları ortaya çıkarılmıştır. Aralarında birkaç tane de kadın resmi bulunmaktadır, ki bu bize kadınlara ilişkin bir atalar kültünün varlığını kanıtlamaktadır. Ancak bu duruma, kültür tarihinde çok ender rastlanmaktadır.
Mezar taşları ve heykellerden başka, bir de resimlerle süslü bir tapmak mevcuttur. Büyük ihtimalle bu tapınağa Türklerde rastlanmaktadır (Thomsen’e göre, hakkında böylesine
çok ipucu bulduğumuz bu yapılar, şüphesiz bir tapmak ya da içinde ataların sergilendiği büyük salonlar olsa gerek).
Yâqût, Karluklardan bahsederken bunlara değinmektedir.Daha basit bazı yapılar, ruhların karşılanmasında kullanılmış olabilir ya da daha alt düzey ölülere ait olabilir. Çünkü sıradan bir insan için, böyle önemli bir yapının inşâsı söz konusu olamazdı.Ailenin atalarına ilişkin bir kültün varlığı konusunda ise,daha az kesin kanıt mevcuttur. Şüphesiz bu kült, hareketli heykelciklerde ya da Çin örneğine uygun olarak, üzerinde yazı veya resimler bulunan levhalarda ortaya çıkmaktadır.
Ne var ki, soyundan geldikleri insanlann resimlerini —»Ongunların içerip içermediğini anlamak o dönem için mümkün değildir; daha çok ataları olan hayvanları temsil ediyor gibi görünmektedirler. Ebül-Gazi Bahadır Han’ın, putperestliğin ortaya çıkışma ilişkin açıklaması daha yakın döneme ait olmasına rağmen, göreceli olarak arkaik bir durumu yansıtabilir ve de ongunları açıklayabilir. 13. yüzyıla ait bazı Moğol unsurlarıyla olan benzerliklerden yola çıkarak,daha önceki duruma ilişkin bir yargıya varmak doğru olmaz.
Ebül-Gazi Bahadır Han bu konuda şöyle der: “Sevdikleri bir kimse öldüğünde, bir gelenek halini aldığı üzere o çağdaki insanlar bir tür bebek yapar ve onu evde muhafaza ederlerdi. ‘Bu bizim bilmem kimin figürü’ diyerek, onu okşamaktan hoşlanırlardı. Yiyecekleri yemeğin ilk lokmasını
bu bebeğin önüne koyarlardı; bebeğin yüzünü ve gözlerini titiz bir biçimde sildikten sonra, önünde secdeye kapanırlardı.”
Bütün bunlar, her ne kadar çok güvenilir kaynaklar tarafından değilse de, başka kaynaklarca da teyit edilmektedir.

BAYRAK..Eski Türklerde, ataları olan kurdun başıyla ya da hayvanların kuyruklarıyla süslenmiş olan sancak ve flamaların varlığı,aynı şekilde 13. yüzyıla ait Moğol gelenekleriyle bir karşılaştırma (ki onlara göre -»Bayrak şans getirirmiş, diğer bir ifadeyle Cengiz Han’m ruhlarından birini temsil edermiş),daha 7. ve 8. yüzyıllarda bayrağın atalara ait bazı şeyleri içerdiği ve bir sanat objesi kabul edildiği yolunda bir izlenim edinmemizi sağlamaktadır.

ATEŞ…”Türkler ateşe fevkalade büyük saygı gösterirler, fakat sadece gök ve yerin yaratıcısına dua ederler ve onu tanrı diye adlandırırlar.”Orhon ve Yenisey Yazıtlarında ateşi işaret eden hiçbir
şeyin bulunmayışı, yukarıda amlan rapordaki açık seçik durum ile bir tezat oluşturmaktadır. Fazla düşünmeden, bundan doğudaki T’u-küelerin ateş kültünü bilmediği ve batıdaki T’u-küelerin ise onu eski İranlılardan devraldıkları sonucunu çıkardılar. Ateş kültünün eski İranlılardan devralmdığı
kesinlik kazandığı takdirde, T’u-küelerin bu kültü tüm Türk dünyasına çok hızlı bir şekilde yaydığı da aynı şekilde gerçeklik kazanır. Çinliler, sınır komşuları olan Türklerin “ateş tanrısı” olan od tengriyi bildiklerini ve ona her sabah dua ettiklerini söylerler. 10. yüzyılda Hudud al-‘alam’da,
Kırgızların ateşe taptıkları belirtilmektedir. Marvazi ise bu amaçla, Kafkas halkları için, Kimekler ve komşuları için şüphesiz abartılı bir ifade olan “dua etmek” sözcüğünü kullanmıştır.
12. yüzyılda İdrisi Türk halklarının bir listesini çıkarır, bunların “neredeyse hepsi ateşe dua etmektedir”.
Daha sonra Preslav Bulgarları olan Adh-Kaslar, Oğuzlar ve başkaları bulunur. Dolayısıyla eski Türk kaynaklarında bu konuda bir bilgiye rastlanmayışı tesadüfi olsa gerek.
Ateşe yakışünlan kültü bilmiyoruz, ancak onun arındırıcı kabul edildiğinden eminiz. Menander’e göre, “Türk büyücüleri Roma elçisini alevlerin arasından yürüterek onu arındırıyorlardı”.
Daha başka birçok yabancı ve yeni tanıştıkları nesneler zaman içinde böyle bir seremoniden geçmiştir: Bu,Orta Asya’daki eski halklar arasında yaygın olan ve hiç değişmeyen geleneklerden biri olsa gerek. Birçok gözlemci bundan, aynı arınma kaygısıyla bazen ölülerin de yakıldığı
sonucunu çıkarmışür: Bu duruma, Hudud al-‘alam’m yazarı şu sözleriyle işaret etmektedir: “Onlar ateşe tapmakta ve ölüleri yakmaktalar.” Başka yazarlar daha ayrıntılı bilgi vermektedirler. Makdisi, “Onlar, ateş in ölüyü bütün kirlerinden arındırdığına inanıyorlar” ve Marvazi “Onlar, ateşin
ölülerini arındırdığı ve temizlediği gerekçesiyle ölülerini yakıyorlar” diyerek, bu durumu teyit ederler. Gökten (yıldırım biçiminde) gelen ve (duman biçiminde) geri dönen ateşten, göğe giden yolu ölüye hazırlamak için faydalanılıyor olması mümkündür. Peçenekler yabancıları zorla ele g

AY.. “Ay”. Kamerî ay da denmektedir. Ay kültüne, güneş ve diğer gezegenlere ilişkin kültle birarada sıkça rastlanmakta dır, özellikle de 10. yüzyıldan bu yana. Ancak taşıdığı sembolik
anlam, Çinli muhabirlerce çok daha öncesinden, Doğu Türklerinden itibaren bilinmektedir. İlginçtir ki, Türkler neredeyse sadece doğum, gelişim, olgunluk, çöküş, ölüm ve yeniden dirilmeye ilişkin tasarımlara yer verirler. Ay büyüdüğü sürece bir eylemde bulunulamaz, özelliklede bir savaş
başlatılamazdı. Bazı belgelere göre, ay ile ağaç arasında bir uyum mevcuttur. Buna göre, ağacın devamlı tekrar eden sirkülasyonun sembolü olduğu kabul edilir. Ay çok kez ayı ile ilintilendirilmiştir. Ne var ki, ayı sözcüğünün etimolojisi çok farklıdır. Ayı, yaşam ritmi (ör. uzun kış uykusu) esas itibariyle ay tarafından belirlenen bir Hayvandır. Ancak adlarının benzer oluşu halk etimolojisine dayalıdır.
Mısır’da çok sonradan kaydedilen Kıpçak kökenli bir rivayete göre, ilk insanın adı Ay Atam “Ay Baba” idi. Onun, güneşin ısıttığı kilden yaratıldığı söylenir. Bu anlatıda, (gerçi şüphesiz daha eski dönemlere dayanıyorsada) ancak Moğol döneminde karşılaşılan şu tasarım yer almaktadır: ayı do-
ğuran, ona ışığını yollayan güneştir. Bu aynı zamanda, güneş ışınları aracılığıyla gerçekleşen mucizevî doğuma ilişkin tüm çeşitlemelerin bir özetidir. Güneş tarafından dünyaya
getirilmiş olan ay, başka bir anlatıda yine doğurmaktadır.
Abd-al-Kadir al-Bada’üni, Hindistan’da bir hükümdar olan El Temiş adında Ilbari boyundan bir Türkün aytutulması sırasında doğmuş olduğunu anlatır. Söylence tahrif edilmiş olsa bile, yine de birçok başka söylenceyi akla getirmektedir.
Ay ışığını belirten yarıq sözcüğüne Orta Çağ’a ait sözlüklerde özenle yer verilmektedir. Kadınları hamile bırakan aydır ve Kâşgarlı Mahmud tarafından “bir prens ya da prensesin oğlu” olarak çevrilmiş olan inal sözcüğünü, Müslümanlar sonraları Ay Nal “ay ışığı” olarak yorumlamışlardır.
Bazen efsanevî kahramanların ya da atalann eşleri “tıpkı bir ay ışığı”na benzerler.
YILDIZ..Kün; Işık; Boy Söylenleri.Balbal. Kesin olarak ne anlama geldiği tartışmalı olan bu sözcük,bize iki şey anlatır: birincisi, öldürülen düşmanı ya da onun ruhlarından birini, ikincisi, galip gelenin ölümünden sonra onun mezarı başına dikilen taşı. Bu taş ise, öldürülen düşmam ya da onun ruhunu simgelemektedir. Mezarın başına dikilen balbal her zaman şekilsiz, işlenmemiş bir taştır ve çok daha farklı bir şey olan ölünün heykeliyle asla karıştırılmamalıdır. Türklerde, mezarların başına taş bloklar dikmenin bir gelenek olduğu, gerek Çin raporlarında, gerekse
doğrudan yazıtlardaki metinlerde ifade edilmektedir (Kırgızlar ülkelerine “Türk balbalların ülkesi” demektedir). Arkeolojik buluntular da bunu doğrulamaktadır, örneğin Bugut’taki eski kutsal tapınak (270 dolaylarında) ve bilinen bütün kutsal tapmakların en büyüğü olan lehe Chşotu tapı-
nağı (600 dolaylarında). Çinliler, “Cenaze merasiminin ardından mezarın üzerine taşlar konur ve bir yazı tahtası dikilir.
Taşların sayısı, ölenin yaşamı boyunca öldürdüğü düşmanlarının sayısı kadardır” derken, bir başka yerde “Eğer birini öldürdüyse, bir taş dikilir. Öyle adamlar vardır ki,
mezarının başına bu taşlardan yüz, hatta bin tanesi dikilmiştir”derler. Kültigin, Bilge Kağan ve Ongin yazıtlarında balbal sözcüğü birden fazla kez geçmekte, ancak başkaca bir yorum yapılmamaktadır. Biz bu yazıtlardan, balbalların kahraman insanlar olduklarını, (yalnız düşmanların değil)bir felaket sonucu Türklerin de balbal olabileceklerini ve ayrıca
bu yazgıyı paylaşmış bazı kimselerin adlarım öğreniyoruz.
Hızlı bir işlemin söz konusu olduğuna işaret eden açık lama dikkat çekmekedir: “Cesur olanlarını öldürdükten sonra, hemen balbal yapmaya koyuldum.” Bu, öldürme eylemi gerçekleştikten hemen sonra taşın işlenmeye başlandığına işaret etmektedir; ne var ki taş ancak ölü gömüldükten
sonra dikilirdi. Hem ayrıca Bizanslılardan kalma kesin belgelere göre, üstelik bunlar teyit edilmiştir de, bu sırada mezarın üstünde tutsak düşmanlar idam edilebilirdi. Gerek idam ederken, gerekse balbal dikerken amaçlanan şey, eski düşmanın galip gelene öldükten sonra da hizmet etmeye devam etmesini sağlamaktır. Diğer taraftan ise, bir kimse adam öldürmüş birini ya da onun ailesini öldürmeyi başardığı takti rde, köle olma tehlikesinden kurtulmaktaydı. Bilge
Kağan zehirlenmiş bir biçimde ölüm döşeğinde yatarken,düşmanını ve onun tüm aile fertlerini idam ettirmek suretiyle intikam almıştır.
Diğer Türk halklarına ilişkin pek fazla belgeye sahip değiliz,ancak îbn Fadlan tarafından aktarılan belge, balbal dikme geleneğinin sadece Moğolistan’ın kuzeyi ile sınırlı olmadığını kanıtlamaktadır. Gerçekte kendisi, bir Oğuzun bir kimseyi öldürdüğünde, ölünün heykeli olarak nitelendirilen ve
mezarın üstüne dikilen bir şeyi yonttuğunu aktarmaktadır.
Ayrıca heykellerin sayısının öldürdüğü düşmanların sayısına eşit olduğunu da belirtmektedir. Taşın yerini tahtanın alması sonucu, daha önce geniş alanlarda yaygın olarak bulunan balballar günümüze ulaşamamıştır. İranlı şair Nesimi,Kıpçak bozkırlarında yere dikili ahşap direklerin sayısının deniz kıyısındaki otlar kadar sık olduğunu belirtmektedir.
Demek bu arkeolojik kanıtların binlercesi vaktiyle tüm Orta Asya’da dağınık olarak bulunuyordu.
BARAK.. Bir Yırtıcı Kuş, özellikle de bir kartal tarafından dünyaya getirilen mitolojik —»Köpek. Kâşgarlı Mahmud, Barak maddesi altında şunları yazar: “Fazlasıyla tüylü bir köpek.
Türk inancına göre, kartal (?) yaşlandığında iki yumurta yumurtlar ve kuluçkaya yatar. Yumurtaların birinden av köpeklerinin en hızlısı ve en iyisi olan Barak, diğerinden ise
yavrularının sonuncusu olan küçük bir kartal çıkar.”Metin oldukça şaşırtıcıdır. Babaç kuş büyük olasılıkla bir kartal, belki de başka bir yırtıcı kuştur. İkinci yumurtanın akıbeti konusunda bir yorumda bulunmak mümkün değildir.
Barak adına ise sıkça rastlanmaktadır; örneğin Kıpçakça sözlüklerde. Hem Raşîd-ed Dîn Fadlallâh da Barak adına iki kez değinmektedir. İlkinde Barak bir Türk masalında yer almaktadır, diğerinde ise Oğuz Kağan’IN Köpekler İmparatorluğu’na yaptığı gezi bağlamında geçmektedir: Bu ülkenin
hükümdarına It-Barak denmektedir; Marvazi’ye göre,İt-Barak şeklindeki bu ad Kırgız tarihinde de geçmektedir.
Ne var ki Barak söyleni konusunda hiçbir bilgiye sahip değiliz. Muhtemelen o çok yaşlıydı ve Kâşgarlı Mahmud onu tahrif edilmiş biçimiyle aktarmıştır. Kısa bir süre önce bu konuyla ilgilenmiş olan R. Dankoff, anlatıda şamanlarla ilgili iki ayrı inancın var olduğunu ileri sürmektedir: bir kartal
tarafından dünyaya getirilen şaman ve diğer hayvan şamanları.
Dankoff’a göre, sözlük yazan şamanist tasarımları göz ardı etmiş ve yalnızca basit bir halk inancını muhafaza etmiştir. Ancak onun bu varsayımı özellikle modern olgularla yapılan karşılaştırmalara dayalıdır ve kanıtlanmış da değildir. Buna karşın Barak’m daha sonra kazandığı anlamlar konusundaki onun şu varsayımları şüphe götürmese gerek:değişik mitolojik halklar, hatta Kırgızlarda ilk halk; kuzey ülkelerde yaşamış olan köpek insanlar; nihayet İskender
Efsanesi’ndeki Kynoskephalai.Dankoff’a göre, birçok Türk halkından tanınmış şahsiyetler
Moğollardan itibaren ve hatta şüphesiz daha önceki dönemlerden itibaren Barak adını kullanmıştır (özellikle 1300 dolaylarında Selçuklu Barak Baba). Hamilton, Barak adının 989 yılında Uygur prensi Mo-lo’nun adında bile teşhis edilebileceğini öne sürmüştür. Bu cins adın varlığı bir türeyiş
söylenine, belki de bir yırtıcı kuş ile bir dört ayaklı canlının birleşmesi sonucu dünyaya gelen bir kahramanın doğumuna işaret etmektedir. Bu durumda, bahsi geçen ve genelde bir yırtıcı kuş ile otçul bir hayvandan oluşan çiftler konusundaki geleneksel tasarımlar yeniden incelenmelidir.
Kesin olan, yumurtanın sahip olduğu sembolik anlamı daha sonraki tüm Türk tarihi boyunca muhafaza edeceğidir.
İslam inancında Barak, Hz. Muhammed’in göğe yükselirken üzerine bindiği hayvan olan Burak ile özdeş görülmektedir. Çok eskiden başlayıp günümüze kadar, Türklerin büyük İslam imparatorluklarında düşmanlarının başını kesip, onu bir ganimet veya kült objesi olarak muhafaza etme geleneği vardı. Kafatasını tepesinin hemen altından ayırdıktan sonra,onu bazı durumlarda içki kâsesi olarak kullanırlardı. Ne var ki, bu yeni bir şey değildi: Bu ritüel onlardan çok daha önce
vardı. Kurdzip’e ait bir kâsenin (M.Ö. 4.-3. yüzyıl) üzerindeki resim, düşmanının başını taşıyan bir İskit savaşçısına ait olabilir. Bu ise Herodot’a ait klasik raporun resimlenmesine hizmet eder: “Gözlerin yukarısından kafatasının üst kısmım kesip ayırdıktan sonra, onu tekrar deriyle kaplıyor
ve içki kâsesi olarak kullanıyorlar.” Hiung-nular, ardından Yüe-ch’iler ve T’u-küeler de tıpkı İskitler gibi davranmışlardır. Preslav Bulgarları savaşta öldürdükleri düşmanlarının başını saklıyorlardı ve Theophanes’e göre, öldükten sonra Bizans hükümdarı Nikephoros’un taşından ayaklı bir
kupa yaptılar. Kapgan Kağan (691-716) 716 yılında Bayırkular tarafından öldürülünce, başı kesilir ve onu başkentine yollaması için Çin elçisine verirler. Kâşgarlı Mahmud bu baş
kesme eyleminın ayrıca yüceltmektedir. Baş kesme eylemi,onu yapan kişi için kahramanlığın bir kanıtidır: “Bir aslan gibi kükredim; yiğitlerin taşlarını kestim.” Chavannes,bu gibi ganimetlere gösterilen ilgiye dikkat çekmiştir: Yüech’i kralının başı bir yüzyıldan daha uzun bir süre Türkler
tarafından muhafaza edilmiştir. Dolayısıyla kült kanıtlanmış oluyor. Bazı müslüman yazarlar onun varlığını doğrulamaktadır:
Örneğin, Orta Asya’da kafatasına tapınanlardan söz eden Ibn-Rusteh ya da bir kafatasına tapmanların yaşadığı bir vadiden bahseden al-Bakri. Ölen kişinin gücünün vücudun bu önemli organında varlığım koruduğuna inandıkları apaçık. Bu güç aynı şekilde iskelette de varlığını sürdürmekteydi, ne var ki iskeleti korumak pek kolay değildi. Kafatasına bakış biçimi, henüz hayattayken kişiyle olan ilişkilere bağlıdır: Eğer bir düşmandıysa,kafatasını hizmet eden bir işlevde kullanırlardı veya kafatasını demir bir çember içine alırlardı (bakınız örneğin
müslüman Türklerde kafatası halkaları; bunları Osmanlılarda, Timur ve Babür’de görmek olasıdır). Ata ya da hayırsever idiyse, kafatasına saygı gösterilirdi. Hayvanlara ait kafatasları ise, kötü güçlere karşı korunmak veya akraba olan kutsal bir canimin varlığını vurgulamak için dikilirdi.
Çok ilginç bir anekdot, tüm canlıyı hatırlatmak için bir taşın yeterli olduğunu göstermektedir. T’ang schu bu anekdotu Tölesler için aktarmaktadır. Töles boyundan bir karı koca bir dilenciye rastlar. Kadın, dilencinin başının bir Kurt başı olduğunu fark eder. Karı koca onu takip ederler. Ötüken dağına ulaştıklarında, tuhaf kişi onlara “Ben bir tanrıyım.”der ve fallarına bakar. Mori Masao haklı yere, kurt taşlı dilencinin,hayvan taşlı insanlar hakkında bozkırlarda yaygın
olarak anlatılan sayısız tasarımla örtüştüğüne dikkat çekmiştir.
Bir hayvanla bir insanın melezleşmesiyle ortaya çıkan kişileri tasvir eden heykeller, hayvan karakterinin başatlığının taşla vurgulandığını kanıtlamaktadır. Fazlaca bir bilgiye sahip olmadığımız, ancak Antik Çağda ve Orta Çağ’da değişik Türk kavim birliklerince kullanılmış olması gereken maskelere ilişkin sorunu ortaya koymaktadırlar.Bayrak. Bayrak için Türkçe’de en sık kullanılan karşılık tuğ olup, bu, Kâşgarlı Mahmud tarafından zikredilmektedir.
Codex Comanicus’da ise, gırtlak sesi düşerek tu şeklinde yer almaktadır. Bayrak en büyük erkin sembolüdür, bu anlamda,örneğin Çinliler 638 yılında Bilge Kağan’ın oğullarına bayrağı devretmişlerdir. Bayrağın içinde özel bir güç yerleşiktir, daha doğrusu vücudunun bir kısmı ya da resmi bayrak direğini veya kumaşı süsleyen hayvanın gücü yerleşiktir.
Bu belki de, insan biçimindeki atanın gücüdür, burada önemli olan bu atanın hayvanla ne ölçüde özdeş olduğudur. Bayrağın bir külte sahip olması gerektiği aşikârdır.
T’u-küelerin devletinde, bayrak altından bir kurt başıyla süslüdür;bu sadece bir figür olmaktan ziyade, şüphesiz altınla kaplanmış gerçek bir kafatasıdır. Hükümdarın kapısının girişine yere dikilir ve yürüyen ordunun önünde taşınır.Amaç, yalnızca toplanmak değil, aynı zamanda efsanede
olduğu gibi Kurdun halkına liderlik etmesidir.M. Köprülü’ye göre, Türklerin bayrağı başlangıçta Tibet öküzünün kılından, sonraları at kılından yapılmış ve nihayet bir mızrağın ucuna boyanmış bir parça ipek takılmıştır.
Mızrağın ucuna hayvan kuyruğu takmanın çok eski dönemlere dayandığı kesindir. Responsa Nicolai Papae’de belirtildiği üzere, Boris döneminde bunları Bulgarlar kullanmışlar ve yine kendilerinden, hayvan kuyruklarının yerine haç takmaları istenmiştir. Tam olarak bilinmeyen bir dönemde,bayrakların kumaşını değişik resimler, hayvanlar veYıldızlar süslemekteydi. Kuşkusuz bu da yine aynı sembolik ve söylensel amaçla yapılmıştır.
“Bayrak”, “sancak”, “flama” olarak tercüme edebileceğimiz diğer bilinen sözcükler, anlamlarım henüz bilmediğimiz özel nesneleri nitelendiriyor olsalar gerek.Boy Söylenleri. Türk halklarının tüm din tarihi, bir boyun ya da bir halkın kurucu atasımn bir erkek ile bir kadın arasındaki normal bir ilişkiden doğmadığı, aksine bir hiyerofani,yani insan doğasını aşan güçlerin birleşmesi sonucu doğduğu inancı üzerine kuruludur. —Işık, —Su, —Ağaç, özel nesneler ve özellikle —Hayvanlar birbirleriyle veya bir insanla buluşurlar; bu kişi bir erkek ya da bir kadın olabilir.
Çoğu kez bu değişik varlıklar birbirine karışmıştır: İnsan aynı zamanda hayvandır, hayvan aym zamanda ışıktır, ışık aym zamanda bir insan şeklinde görünür vs. Bazen bu tema çok açık seçik ortaya çıkar, ancak bazen de rakiplerini övmekten daha çok, onları aşağılamak için çaba sarfeden muhalif halklar tarafından aktarılmışsa, tema eksik, anlaşılmaz ya da biçim değiştirmiş çeşitlemeler şeklinde az çok tahrif edilmiştir.
Her ne kadar bütün Türk halkları için elimizde kesin belgeler mevcut değilse de, hepsinin istisnasız böyle söylenler yaratmış oldukları anlaşılıyor. Son merci olarak bu söylenlere
başvurulur ve böylece açık bir şekilde üstünlüklerini kamtlamaya ve o boyun kurucusunu doğrudan ya da dolaylı bir şekilde —Gök ile ilintilendirmeye çalışırlar, çünkü kendisi göğün bir tezahürü veya bir elçisidir. Bu söylenlerin sayısı çok fazla olduğundan, aralarından ancak en meşhur ve en karakteristik olanlardan bazıları örnek olarak seçilebilir.
Bu söylenlerden biri ya da diğeri, eğer bir halkın arasında geçici bir süre için veya kati olarak yer edindiyse, bu durumda rekabet eden söylenlerin direnciyle karşılaşmadan,bunun olmuş olamayacağını hatırlamakta fayda var.
Örneğin Kırgızlarda, o boyun kökenini boğaya ya da — Köpeğe dayandıran rivayetler bulunmaktaydı. Karahanlılarda ata, — Deve ve — Aslandı. Uygurlarda bir yaratıcı — Doğan
simgesi ve bir ışık tarafından döllenmiş bir — Ağaç simgesi bulunmaktaydı. Göreceli olarak daha yeni olan Oğuzname’de birçok anlatı yer almaktadır. Bunlar birbirini pek tutmamakta
ve değişik temalar birbiriyle kesişmektedir.
Bazen önemli ayrıntılarda farklılık gösteren birçok Çince çeşitleme, bizi T’u-küelerin boy söylenleriyle tanıştırmaktadır.
Bugut Yazıtında, bir çocuğu emziren dişi bir kurdu (— Kurt)gösteren rölyef, yegane güvenilir bilgiyi aktarmaktadır.
Bunların en eskisi şöyle der: “T’u-küeler, Hiung-nuların bir koludur. Boylarının adı —A-se-na idi. Yalnız başlarına bir grup oluşturdular, ancak daha sonra komşu bir devlet karşısında yenilgiye uğradılar ve on yaşlarında küçük bir erkek çocuğu dışında boylarının tamamı imha edildi. Onun bu
gençliğini gören askerlerin [düşmanların] hiçbiri, onu öldürmeye cesaret edemedi. Nihayet çocuğun ayaklarım kestiler ve onu otlarla kaplı bir bataklığa attılar. Orada bulunan dişi bir kurt onu etle besledi. Oğlan çocuğu bu şekilde büyüdü ve dişi kurtla birlikte oldu. Kurt derhal gebe kaldı.
Kral, çocuğun hâlâ yaşadığını öğrenince, onu öldürmeleri için adamlarını yeniden yolladı. Adamları, çocuğun yanında dişi bir kurt görünce, onu çocukla birlikte öldürmek istemediler. Dişi kurt, derhal Kao-Tchang’ın (Turfan) kuzeybatısında bir dağa kaçtı. Bu dağda bir mağara ve mağaranın içinde düz bir plato bulunmaktaydı. Sık otlarla kaplı,çevresi birkaç mağaranın dört bir yanı dağlarla çevriliydi. Bu dağa sığınmış olan dişi kurt, on erkek çocuğu dünyaya getirdi. Çocuklar büyüyünce, dışarıda kendilerine birer eş buldular ve onlar da kısa sürede anne oldu. Çocukları birer isim aldı. Bunlardan biri A-se-na idi.” Bu raporda birçok dinsel temayı yan yana görmekteyiz: Bataklığa terk etme, bir halkın tamamının ölümü, yeniden doğuş alâmeti,
bir yabancı tarafından evlât edinme, bir hayvanla cinsel ilişkide bulunma, göç, dölleyici su, anne mağara simgesi olan mağara ve nihayet dağlar arasındaki tecrit. Ana hatlarıyla bu söylen T’u-küelerden daha yaşlıdır, dolayısıyla Hiungnu,VVusun ve Kao-külerde (Ting-ling) bile görülmektedir.

TÜRK ler ve DİNİ YAŞAMLARI II

DİNİ ÖGELER ÜZERİNE

Ağaç. Yeni Türk tasarımlarında ağaç, “axis mundi” ve yaşam kaynağı olmak üzere iki ayrı rol üstlenir. Dolayısıyla, bunun eski Türk toplumlarında da benzer olduğu ve kimi zaman
pek açık seçik olmayan raporların bazen o şekilde, bazen de bu şekile yorumlanmış olduğunu varsaymak, bir tedbirsizlik olmasa gerek. Daha inandırıcı ve sağlam raporların varlığı,
bu düşüncenin yerinde olduğunu ortaya koymaktadır:
Örneğin, Bronz ve Taş Çağına ait heykellere ilişkin ikonografik araştırmalar bizleri oldukça aydınlatmaktadır. Bazen aynı ağaç’ta her iki sembolik anlam bir araya gelir; ancak bazen de bilmediğimiz bir anlam taşıyabilir. Sözlük yazan isterse Kâşgarlı Mahmud gibi bilgili biri olsun, bu durumda haklı yere kendimize, sözlük yazarının yaptığı açıklamaya ne tür bir anlam yüklememiz gerektiği sorusunu sorabiliriz.
Nitekim ona göre Türkler, Tengri (gök tanrı) adını, göze ulu bir ağaç gibi büyük görünen her şeye takarlarmış. Ulu ağaç daha sonraları Orta Asya’da bir dizi ağaç şeklinde karşımıza çıkar: yalnız ağaç, kurumuş ağaç ve yaşlı ağaç. Bu konuya İbn-Rustah tarafından değinilmiştir. Başka iletilerin daha kolay yorumlanabildiğim söylemek de mümkün değildir.
Çinliler, Kırgızlardaki ağaç ve aynı zamanda —»Su kültüne dikkat çekerler. Gardizi değişik hayvanlarla bağlantılı olarak ağaç’tan söz eder. T’u-küelerin kaynağı hakkındaki bir
Çin raporunda şüphesiz kozmik bir eksen bulmak mümkün:
On eşinden çok sayıda oğlu bulunan birinci kralın ölümünün ardından, oğullar “ulu bir ağacın etrafında toplanıp şu kararı alırlar: ağacın yambaşında yapılacak yüksek atlama yarışında en yükseğe sıçrayan kral olacaktır”. Uygurların kurban adarken etrafında dolandıkları ağaç da bir
eksendir. Oğuz Kağan Destam’nda yaşam ağacı teması kozmik ağaç temasıyla karışmaktadır. Oğuz av sırasında bir gölün ortasında bir ağaç ve bu ağacın kovuğunda (qucaq) tanrısal
kaynaklı bir kız görür. Oğuz onunla evlenir ve kız kendisine üç oğul verir. Ağacın bu kovuğu (qucaq) Uygur söyleninde geçen “dal”a benzer: bir ağaç üzerinde oluşan budak dokuz ay dokuz gün sonra yarılmakta ve beş çocuk dünyaya gelmektedir. Bunların en küçüğünün adı —>Buku’
dur. Her ne kadar buradaki amaç belliyse de, ağaca düşer,ışığın devreye girmesi gök ile olan bağlantıyı çağrıştırmaktadır:
Türk ve daha sonraki Moğol söylenlerinde, aynı ışık çadırın ortasındaki duman deliğinden içeri süzülür ve bu da yine kozmik bir eksen ifade eder. “Budak”ın (qabuq) oynadığı rolün oldukça deforme olmuş bir yansımasını Raşidad-Din Fadlallah ve Abu-‘l-Gazi Bahadur Han’ın Kapçakların
kökeni üzerine yazdıkları raporlarda görmekteyiz. Hamile bir kadın doğurmak üzere bir ağacın kovuğuna sığınır.
Kadımn dünyaya getirdiği bebek, ağacın bir oğludur. Bitkiinsan şeklindeki bu türeyiş ilişkisi, bitkinin evlatlarına bulunduğu çok sayıda tavsiye ve yaptığı konuşmayla sıkça vurgulanmaktadır.
Önemli Türk gruplarının ölülerini ağaç’lara asma geleneği,mutlaka yeniden doğuş ve aynı zamanda ölülerini göğe sunma ve onları göğe uzanan yola çıkarma umudundan kaynaklanmaktadır. Üstelik genel kanaatin aksine, eski dönemlerde bile kurban edilen atlar ağap’larm yüksek dallarına
asılırdı. Ibn Fadlan bu konudan bahseder. Ölülerini toprağa verenler ise, ölüyü daha önce içi oyulmuş bir kütüğün içine yerleştirir ya da T’u-küelerin yaptığı gibi, ölünün ne zaman gömüleceğini belirleyebilmek için ağacın hangi durumda olduğu göz önünde bulundurulurdu: Eğer birisi
ilkbahar veya yazın öldüyse, otların ve ağaç’ların yapraklarının sararması beklenirdi. Yok eğer kişi sonbahar veya kışın öldüyse, ağaç’lar yapraklanana ve bitkiler çiçek açana kadar beklenirdi. Diğer şeylerde de olduğu gibi ağaç’ların birarada oluşu, başka bir deyişle koruluk ya da orman, onların
numina (isim) olma karakterini vurgular. Sonraki dönemlerden çok sayıda kutsanmış orman olduğunu biliriz.
En eski dönemde —»Ötüken elbette kutsal bir dağ idi, fakat aynı zamanda kutsal bir ormandı da, çünkü çoğu kez “Ötüken’deki kutsal orman” diye bahsi geçer.

Ağıt. —»Matem ezgisi, ölünün gömülmesi sırasında yapılan nutuk.
Sıgıt sözcüğü ile benzer bir anlamı olduğu düşünülen ağıt (yagıt) sözcüğü, yine de eşanlamlı bir sözcük değildir.Gerçekte, yakınma ezgileri (sıgıt) ile ölünün gömülmesi sırasında
yapılan nutukları (ağıt) birbirinden ayırmak gerekir.
Ağıtlar, —»Cenaze Defni sırasmda söylenir ya da okunur ve şüphesiz ölüm yıldönümlerinde tekrarlamr. Bunlar kurumlaşmış olup, bugün Müslüman Türkler arasında hâlâ rastlanmaktadır.
Eskiden, en azından büyük şahsiyetler için söylenen ağıtlar birer sözlü gelenek olarak muhafaza edilir ve çoğu kez de taş üstüne kaydedilirdi: Genelde, Yenisey Irmağı kıyısında bulunan yazıtların çoğunun bu tür metinler içerdiği görüşü ağır basmaktadır. En azından Talaş II bölgesine
ait yazıtta böyle bir metin mevcuttur; yazıtı kaleme alan kişi açık bir biçimde “Bu onun ağıtıdır.” demektedir.
Orhon Irmağı kıyısındaki uzun yazıtlar çok farklı bir kapsamda olup, ayrı bir amaca sahiptir. Aynı şekilde, Bilge Kağan’a ait yazıtın günümüze kadar ulaşmış bir parçasının, bir ağıt fragmanı içerdiğini görmekteyiz. Bu kaynaklardan anladığımız kadarıyla, bu ritüel nutukların çok dar bir kapsamı vardır. Çoğu kez ben-anlatımı biçiminde yazılmış olduklarından,sanki bizzat ölü konuşuyormuş gibi bir izlenim uyanmaktadır. Ölü, içinde teyit ve tasdik etmek amacıyla
kullanılan bir “a!” sesinin yer aldığı tümcelerle, -bilmediğimiz bir kimseden- kendisinin erkeklik erdemini, onurunu ve servetini “ilân etmesini” ya da “duyurmasını” rica eder. Uyug Arhan yazıtmdaki şu söz, bir anlamda bu ritüele işaret etmektedir: “Duyuruyu sakin bir biçimde ve ayakta durarak yapın!” Kâşgarlı Mahmud aracılığıyla, daha yalan geçmiş döneme ait en az iki ağıt günümüze kadar ulaşmıştır; bunlardan ilki, her biri onar mısradan oluşan on kıtadan
ibaret olup, mersiye biçimindedir ve şüphesiz, ölmüş bir kahraman olan Alp Er Tonga için yazılmış bir ağıtın sonradan yapılmış yapay bir kopyasıdır; daha kısa olan diğeri ise,üç mısradan ibaret olup daha gerçekçi bir üslupla bilinmeyen bir başka kahramanı anlatmaktadır.

Ahiret. Ölüm bireyin yaşamına son vermez. Ancak eski Türk yazıtlarında geçen ifadelerden biri olan ve “ölüyor”, “yok oluyor” anlamına gelen yokbol, bizleri ahiretin sadece belli insanlar için var olduğunu düşünmeye itiyor. Bu kaybolmanın ne anlama geldiğini daha ayrıntılı irdelemek gerek.
Pek dayanağımız yok, ancak bunun bir örtmece olabileceği görüşü ağır basmakta. Bir başka fiil olan yit- “yolunu kaybetmek,kaybolmak” da aynı şekilde beraberinde sorunlar getirmekte, fakat yaşamın devam ettiği şeklinde kolayca yorumlanabilir.
Irk Bitig’in bir bölümünde benzer bir anlam taşıyan az- fiilini görmekteyiz. Bu bölümde her üçü de yolunu kaybeden, ancak —>Tengri sayesinde sağ salim birbirine kavuşan bir kuş, bir —>Geyik ve bir insan anlatılmaktadır:
Bunun ardında belki de bir diriliş temasım görmek mümkün, ki buna aynı eserde rastlamaktayız. Bu husus bir şaman için şüphe götürmez. Öte yandan Yenisey Yazıtları,ölünün geri dönüşünü bir realite olarak sunmaktadır (geçici bir geri dönüş? Hangi biçimde geri dönüş?). Yazıtların birinde
şöyle denir: “Ey karıcığım, anneciğim, çağırmak suretiyle sizlerle tekrar buluştum; ey halkım, sizlerin yanma aşağıya indim.” Uyug Arkhan Yazıtında “aşağıya inmek”ten söz edildiğine göre, ölünün yukarıda (üze), gökyüzünde bulunduğu varsayılır. Gerçekte ölülerin asıl ikametgahı olarak
ilk başta gökyüzü gelmektedir. Oraya ulaşmak için ruh vücuttan “kaçar” (kac-) veya “firar eder” ya da sadece “çıkıp gider” (bar-). Sık sık tekrarlanan “uçup gitmek”, “yükselmek suretiyle çıkıp gitmek” (uca bar-) ve daha sonra “akbaba olmak” şeklindeki ifadeler, ruhun sadece kuşu andırır bir yapıya sahip olduğunu kanıtlamakla kalmaz, ayrıca ölümün ardından göğe yükseldiğini de ortaya koyar. Hükümdara hitap eden bir metin şöyle der: “Gökyüzünde tıpkı canlılar arasında gibi olacaksınız”. Irk Bitig ise şöyle der: “O,gökyüzünde kudretlidir.” Daha ilk ifadenin ardından tahmin
edileceği üzere, ölü gömme ritüelleri gökyüzündeki yaşamın yeryüzündeki yaşama benzediğine işaret etmektedir.Bu nedenle, edinilmiş ve orada da işe yarayacak olan mal mülkün muhafaza edilmesi özellikle tavsiye olunur (ne var ki ölüler çoğu kez, mal mülklerini kaybettikleri yolunda şikayette bulunurlar). Bu amaçla mal mülk de ölüyle birlikte gömülür ya da yakılır, çünkü duman gökyüzüne yükselir.
Ölmüş kişinin karısı ise ya öldürülür ya da varise bırakılır.Vâris, kadın öldüğünde onu tekrar yasal sahibine geri vermek zorundadır. Dul kadınların, ölmüş kişinin oğluyla, kimi durumlarda kardeşi veya babasıyla evlendirilmeleri şeklindeki ilginç gelenek bu zorunluluktan kaynaklanmaktadır.
Mas’udi’nin verdiği bozkır halkları örneğinde olduğu gibi,eğer kişi evli değildiyse, bu durumda sonradan bir düğün yapmak tavsiye edilmekteydi, çünkü daha önce sahip olunmayan hiçbir şeye ahirette sahip olmak mümkün değildi.
Grousset veya Thomsen tarafından yayımlanmış, ahirette iyilerin ve kötülerin birbirinden ayrıldığına ilişkin tasarımlar ise kanıt bulunmayışından ötürü geçerliğini yitirmiştir.
Ancak sonradan karşılaştığımız —»Cehennem ise, belkide hiçbir zaman ölülerin bir ikamet yeri olmamıştır. Her ne kadar dünyevi hizmetler karşılığında ahirette bir ödül yoksa da, cezalar henüz bu dünyada ölüm şeklinde verildiğinden,kişinin ölüm şekli ve ritüellerin yerine getirilip getirilmemesi ölünün kaderini belirleyebilmektedir: —»Kan ve —»Kemikle ilgili her şey bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Her ne kadar ölülerin asıl ikamet yeri gökyüzü ise de, mutlaka
tarihsel açıdan daha eski başka ikamet yerleri de vardır; örneğin o soyun kökeni olan ülke ya da dikili taş,belki de —»Bayrak, mezar ya da mesken yeri, geniş bölgeler.
Ölüler buralarda kötü bir ruh biçiminde dolaşıp dururlar.Kırgız yazıtları, ölümden sonraki oldukça gizemli iki ikamet yerinden söz eder: ‘bir dağm eteğindeki kara tepeler” (Kemecik cırgok), burası belki de mezardır, bir de “altın bozkır”(Altın Köl). Ölünün belli bir insan grubuna mensup
olmasının ya da belli birtakım şartların onu bu alt düzeydeki ikamet yerlerinden birine yönlendirdiğini ve gökyüziınden dışlandığını ya da bütün bireylerin aynı anda bütün
bu yerlerde ve nesnelerin içinde ikamet ettiklerini söylemek mümkün değildir. —»Ruhların çok sayıda oluşu, bu son açıklamanın gerçekten mümkün olabileceğine işaret etmektedir,çoğu kez şüphe götürmemektedir.

ALINTI…Vambery, [Turk-Tatar Halklarının İlkel Kültürü], Leipzig 1879.

Alp Er Tonga. Eski Türklerin meşhur ulusal kahramanıdır. Kâşgarlı Mahmud kendisinden sıkça bahsetmektedir. Daha çok,ondan övgüyle bahseden bazı şiirleri aktarmaktadır. Alp Er Tonga adı aşağı yukarı “kahraman kaplan insan” anlamına gelmektedir, çünkü tonga adı Kâşgarlı Mahmud’a göre bir tür kaplandır. Ancak bu, kar leopan da olabilir. Orhon yazıtlarında zaten bir Tonga Tigin’den, yani bir “kaplan prens”ten söz edilmektedir. Bu kişi belki de Alp Er Tonga olabilir. Geçen zaman içinde, bu kişi Afrâsiyâb ile ve daha az sistematik olmakla beraber İran’ın efsanevî kahramanı olan Uygur prensi Buku Han ile özdeşleştirilmiştir.
ALINTI..[Kuzey Asya’da Şamanizm ve Destan],Bulletin of the School of Oriental and African

Ölülerin çağrılması. Yenisey Irmağının yukarı kısmındaki kollarından birinin kıyısında bulunan Uyug Arhan’a ait mezar taşında yer alan ve salt işlevsel olup, Yenisey yazıtlarına özgü o doğal coşkunun bulunmadığı bir ritüel ağıtta,her ne kadar yapılan deşifre çalışmaları henüz kesinlik kazanmadıysa da, ölülerin çağrılması hakkmda ayrıntılı kesin bilgi verilmektedir. Hayalî konuşmacı “angışdim” demektedir,yani “beni tekrar ammsamamzı sağladım” ya da “birinin
çağrılmasına katkıda bulundum”; sözcüğe baktığımızda ang köküne -ış ekinin gelmiş olduğunu görmekteyiz. Konuşmacı “angışdim” dedikten hemen sonra, açıklamasını tamamlamakta
ve bu sözleriyle ne anlatmak istediğini daha ayrıntılı bir biçimde ifade etmektedir: “Ben gök yüzünden aşağıya, aranıza indim.” 6. yüzyıla ait Soğdak dilindeki (Soğdca) Bugut Yazıtında, Bumin Kağan’ın ruhunun çağrılmasından söz edilmektedir. Türk hanedanlığının kurucusu ise, bir Budist tapmağı inşa edilmesini tavsiye eder. Bu da, bilinen ilk Türk imparatorluğu üzerindeki Budist nüfuzun bir kanıtıdır.
ALINTI..H. N. Orkun, Eski Türk Yaz., Kljastornij ve Livşic

Ant. Farklı kişileri birbiriyle birleştiren yemin. Moğollar döneminde yaygın olarak bilinmektedir. O dönemde anda sözcüğü “yeminli kardeşler” anlamına gelmekteydi. İslâm dinini benimsemiş Türk dünyasında ise, “kan kardeşi” kavramı mevcuttu. Ant kurumu Orta Asya’da çok eski olsa gerek,
ancak daha sonraki yakın dönemlerden bildiğimiz aşağıdaki ritüellerin, ta o zamanlarda bu kurumun içinde yer alıp almadığını bilmemekteyiz: kolunu hafifçe kesmek suretiyle,birleşmek istediği kişinin kanıyla kendi kanını karıştırmak ya da kanından biraz içmek. And içmek kavramına
Orta Çağ’a ait metinlerde rastlanmaktadır
ALINTI…(Dede —>Korkut Kitabı; —>[Türk.] Köroğlu).

Kâşgarlı Mahmud tarafından bilinen bu sözcüğe Begre Yazıtında da rastlamaktayız. Bu yazıtta,
evlilik aracılığıyla edinilen akrabalar ve yemin ederek (antlıg adaş) ya da yemin etmeden (an t sız) kazamlan arkadaşlar sırasıyla belirtilmektedir. Kâşgarlı Mahmud, yalan yere yemin edenin cezasının kılıçla verildiğinden bahsetmektedir,çünkü kılıca ulu bir şey gözüyle bakılmaktadır.
Tariyat Yazıtında, imparatorluğun (el) “bir kılıca benzetilebileceğinden”söz edilmektedir, yani Zirar verilemez ve ebedî. Dede Korkut Kitabı’nda eski gelenekler açık bir biçimde ansıtılmaktadır. Kitapta, edilen yemine sadık kalınması gerektiği ve yeminini bozanların kılıçla cezalandırıldığı yer almaktadır. Responsa Nicolai Papae’ler, Bulgarların artık kılıç üstüne değil de, İncil üstüne yemin etmelerini talep ederler.
Müslüman Türklerin, iki yabancının kanlarını akıtarak kardeş (kan kardeş) olabileceği yolundaki tasarımı muhafaza etmiş oldukları gerçeğinden hareket edersek, İslâmı benimsemezden önce bir anlaşma yapmaya ilişkin ritüellerde, kanın mutlaka yer almış olması gerektiği yolunda bir tahmin
yürütebiliriz. Ancak sözü edilen bu kanın katılımcılar tarafından bir tastan (bazen de bir kafatasından) içilmesi ya da katılımcıların sadece kanlarını akıtması olasıydı. Romanlarda
ve Bulgarlarda, resmî bir anlaşma yapmak için bir köpeği ortadan ikiye bölmek gerekmekteydi. Joinville, Koman kralının Yunan kralı ile bir anlaşma yaptığından söz eder.
Bunun için her iki hükümdar, bir miktar kanlarını akıtmak büyükçe bir gümüş bardağa doldurmak ve bunu karıştırdıktan sonra içmek zorundaydılar: “O andan itibaren kan kardeşi olmuş olduklarını söylüyorlardı.” Hemen ardından Joinville bir ikinci ritüeli betimlemektedir: “Bizlerin ve
adamlarımızın arasından bir köpeği koşarak geçirdiler, onu kılıçlarıyla parçaladılar ve bizim adamlarımız da aynısını yaptılar. Şöyle dediler: “Eğer birbirimize sadakatsizlik edecek
olursak, bizleri de tıpkı bu şekilde kesip parçalasınlar.”
ALINTI…Begre Yazıtı için bkz. H. N. Orkun, Eski Türk Yaz.
Arslan. Batı Türk dünyasında tanrısal —»Hayvanlar için verilebilecek temel örneklerden biri. Arslan söyleni, Karahanlılarda çok belirgin bir şekilde görülmektedir. Ne var ki,özellikle Uygur ve Oğuz bölgelerinde arslan adını taşıyan kişilerin sayıca çok olduğu gözönünde bulundurulursa, bu
söylenin çok daha önceden çıkmış olması gerekmektedir.
Arslan’ın, Türk dünyasının belirli bir bölgesinde kurdun (Börü) yerine geçtiği tahmin edilmektedir. Ancak bu tahmin,Sibirya ya da Kuzey Moğolistan’da karşılaşılan rivayetler aracılığıyla daha da güç kazanmıştır. Ne var ki, bu rivayetler bir başka yırtıcı hayvan olan —»Kaplan ile ilgilidir.
Üstelik, “Allah’ın Arslanı Ali” şeklindeki dinsel motife İslamiyete geçişten önce rastlamak mümkün değildir. Kişi ismi olarak arslan sözcüğüne, 6. yüzyılın ikinci yarısında Soğd’da rastlanmakta ve burada, bölgedeki diğer Türk valileri arasında özel bir konuma sahip olan bir Türk hakanını tanımlamaktadır. Dolayısıyla, 7. ve 8. yüzyıla ait Çin rivayetlerinde Sogd hakanlarını nitelendirmek için kullanılan bu ismi, Karahanlıların başkalarından almış olmaları muhtemeldir.

TÜRK ler ve DİNİ YAŞAMLARI


Tarihteki ilk Türk İmparatorluğu milâdî takvime göre henüz 6. yüzyılda kurulmuştur. Elbette daha önce de Türkler mev?cuttu, muhtemelen bu tarihten çok daha önceleri, çünkü tarihi döneme ait yazılı belgeler büyük değişiklikler içermektedir. Ne var ki, bizler yalnızca M.Ö.ki dönemde değil, M.S. 5. yüzyıla kadarki dönemde bozkırlarda bir görünüp bir kaybolan göçebe devletlere ilişkin maalesef pek fazla bilgiye sahip değiliz. Çin kaynaklarında yer alan kısa bilgiler ve genellikle Çince çevri?yazı olarak mevcut tek tük sözcükten, Türklerin türemiş ola?bilecekleri halkların etnik kimliği ve dilleri konusunda güveni?lir bilgiler elde etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bir söylen ya da dinsel olaydan hareketle, bir topuluğun Paleolitik-Türklere veya Proto-Türklere mensup olabileceğini düşünürken, çok dikkatli olmak lazım. 6. yüzyıldaki Türklerin M.Ö. 2. yüzyılda Çin sınırında büyük bir devlet kurmuş olan Hiung-nuların soyundan geldiğine inanan Çinliler ister haklı isterse haksız ol?sunlar, kesin olan bir şey vardır, o da Hiung-nuların, hüküm?darlıkları altında Türkçe konuşan bazı boylan topladıkları ve mutlaka ardıllarının kültür ve düşünce yapısı üzerinde çok etkili olduklarıdır. Hiung-nulardan kalan ve bugüne kadar, şüphesiz kökü daha eskilere dayandığı düşünülen tek sözcük, gök tanrının adı olan Tengri’dir. Gerçi bu, söz konusu olan dinin çok eskilere dayandığına işaret eder, ancak Türklere mi yoksa Moğollara mı ait olduğunu anlamak mümkün değildir. Çünkü bu sözcük her iki dilin ortak söz varlığına aittir. Buna rağmen, biz her ne kadar Hiung-nularda Türk öğesinin baskın olduğu yo?lundaki görüşe meyletsek de, Türkler yerine daha başka etnik gruplar söz konusu olduğunda, bu şüphemiz daha da artmak?tadır: örneğin Altaylı ya da Hint-Avrupalı oldukları düşünülen VVusunlar ya da Tung-hularm mirasçıları, belki de Moğolların ataları olan Wu-huanlar, Sien-piler. Büyük ihtimalle, milâdî tak?vime göre 260 yılı dolayında Baykal Gölü civarından Çin sırarina göç etmeye başlayan Tabgaçlar (T’o-pa) Türk idiler. Kaokiu Ting-linglerde de durum yine aynıdır; bu boyun bir kolundan daha sonra T’ien-leiler (Töles) ve ardından Uygurlar türemiştir.

Rivayete göre T’u-küeler ya da Türkler, Hiung-nulara bağlı bir grubun ardılıydılar. Bunlar Altay Dağlarında kendi içlerine kapalı bir biçimde yaşıyor ve Avarları (Juan-juan) kendilerine vasal yapmışlardı.
Her nasılsa, 6. yüzyılda Bumin Kağan önderliğinde ayaklanmışlardır.Ancak Bumin Kağan çok geçmeden, bu zaferlerin ardından ölmüştür (552). Ardılları Orhon Irmağının yukarı kısımlarına yerleşerek, Moğolistan’ın kuzeyine hükmetmişlerdir.
Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Han’a (552-575) ise bugünkü Mançurya verilmişti. İstemi Han İranlılarla anlaşmış ve hemen ardından Maveraünnehiri ilhak ederek, burayı Türkleştirmeye
başlamıştır. Böylece biri Doğu Türklerine), diğeri Batı Türklerine*ait olmak üzere iki Türk İmparatorluğu kurulmuştur. Bu iki İmparatorluğun tarihi bir dizi zafer ve yenilgiyle doludur,
ancak asıl hizmetleri, Türk dünyasına aydınlık bir yol göstermiş olmalarıdır. Aralarında düşmanlık olan ya da egemenlikleri altında bulunan ve takip eden dönemlerde az çok önemli rollerde
bulunacak olan diğer Türk halklarına ilişkin daha ayrıntılı bilgiler,ancak bu iki İmparatorluk dönemine aittir. Bu Türk halkları,Balkaş Gölünün güneyinde ve doğusunda yaşayan Türkeşler
ve Karluklar, onların biraz daha doğusunda yaşayan Tölesler, Uygurla:-, Dokuz Oğuzlar ve Moğolistan’ın kuzeyinde yaşayan Basmıllardır. Yenisey Irmağının yukarı kısımları boyunca
yerleşik bulunan Kırgızları, bizlere miras bıraktıkları belgelerden ötürü özellikle vurgulamak gerekir.
Kapgan Kağan (691-716) ve kardeşi Kültigin ile başdanışmanı Tonyukuk tarafından desteklenen Bilge Kağan (716-734) dönemlerindeki şaşaalı saltanat, Doğu Türklerine ait İmparatorlu-
ğun çökmesini engelleyememiştir. 744 yılında Basmıllar, Karluklar ve Uygurlardan oluşan bir koalisyon, yönetime el koyar.
Moğolistan’ın kuzeyinde yaşayan Uygurlar, yüz yıllık bir süre için İmparatorluktan kalan mirası devralırlar. Bu süre boyunca Dokuz Oğuzlar yavaş yavaş batıya doğru göç ederler. Daha
sonra Oğuzlar adı altında tanınacak ve içinden Selçuklu ve Osmanlı hanedanlarının çıkacağı halk ya da boylar birliği muhtemelen bunlar olsa gerek.
Batı Türkleri ise, yerleşik bulundukları Balkaş Gölü ve civarını kısmen terk etmişlerdi. Karluklar tarafından Siri Derya’nın aşağı kısımlarına göç etmeye zorlanan Bati Türkleri, Ural Dağları’nın güneyi ile Volga Irmağı arasında kalan bölgeye ulaşırlar,ancak yine buradan da 913 yılı dolayında Oğuzlar ve Hazarlar tarafından göçe zorlanırlar. Hazarlar, 7. yüzyılda Güney Rusya’ya yerleşen Hiung-nuların devamıdırlar. Onların, 11.yüzyılın sonlarında Bizanslılar ve Sibirya’daki Kimekler ile
“kardeş çocukları” olan Kıpçaklar tarafından yenilgiye uğratılan Kumanlar ya da Peçenekler oldukları düşünülmektedir.
Aynı dönemlerde, bir başka küçük Türk topluluğu, daha doğrusu henüz Slavlaştınlmamış Bulgarlar da Volga Irmağı yakınlarına yerleşir.
840 yılında, Sibirya’da yerleşik bulunan Kırgızlar ortaya çıkıp, Orhon Irmağı kıyısındaki Uygur İmparatorluğu’na son verirler.
Yenilgiye uğrayan Uygurlar geri çekilir ve büyük kitleler halinde Turfan, Beşbalık, Karaşar ve Kuça bölgelerine, kısmen de Gansu’nun batısına kaçarlar. Sinkiang’da kurdukları İmparatorluk,
14. yüzyıla kadar ayakta kalmıştır.
Dinlere karşı duydukları büyük ilgi sonucu, Türkler dünyadaki büyük dinlerden çoğunu peş peşe ya da aynı anda benimsemişlerdir. Hazarlar, en azından iktidar sınıfı Musevîliğe geçer. Sinkiang’daki
Uygurlar daha çok Budisttiler, ancak bir kısmı Maniheist ve Nesturi idi. Nihayet bugünkü Güney Rusya ve Türkistan’daki küçük Türk toplulukları arasında İslam dini hızla yayılır.
Bir Türk lideri olan Kaşgar İslam dinini benimseyerek, 960 yılında Karahanlılar adıyla bilinen ilk Türk-İslam devletini kurar.
Elbette, Türklerin yabancı dinleri benimsemeleri sonucu eskiden kalma dinleri birden kaybolmamıştır. Eski dinleri yalnız büyük kültür merkezlerinin dışında yaşayanlarca muhafaza edilmemiş, hatta bu merkezlerde dahi bu eski gelenekler unutulup yitmemiştir. Zamanla gittikçe daha çok unutulup kaybolan bu eski gelenekler, günümüze kadar en azından birer ilke olarak hayatta kalmıştır. Buna rağmen, eski Türk halklarının dinleri konusunda önemli birer karakteristik özellik olduklarını söylemezden evvel, günümüze kadar ulaşan bu olguların titiz bir biçimde incelenmesi gerekmektedir. Ancak bu karakteristik özellikleri az çok makul bir biçimde belirleyebilmek için, bu olgulardan genellikle vazgeçilememektedir. Eğer sadece,görünen o ki dünyadaki bütün büyük dinlerle yoğun bir biçimde ilişki kurmuş olan eski Türklere ya da Orta Çağ’da yaşamış Türklere ilişkin olduğunu kesin olarak söyleyebileceğimiz verilerle sınırlı kalınacak olursa, bu durumda pek fazla tatmin edici bir tablo ortaya çıkmayacaktır.
Eski Türk halklarının dinlerini ve mitolojilerini kesin ve güvenilir bir biçimde ana hatlarıyla betimlemek için vakit henüz çok erken. Dinleri, tek tanrı ya da en azından diğer tanrılardan
daha üstün olan bir gök tanrı inancına dayanmaktadır. Fakat ayrıca insanüstü güçlere de inanmakta, hayvanlara ilgi duymakta ve şüphesiz totemizme meyletmekteydiler. Dinleri, dünyanın
başlangıcı ve sonuna fazlaca eğilmezken, daha çok büyük şahsiyetlerin doğumunu ve boyların oluşumunu açıklamaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, genellikle bir hayvanla bir insanın
birleşmesi ya da bir ışığın müdahalesi sonucu gerçekleşen doğumlara ilişkin olağanüstü anlatılara yer verilmektedir. Dinleri,sınıflama konusunda karakteristik bir anlayışa ve zengin ritüellere sahiptir, ne var ki biz bunların ancak bir kısmını bilmekteyiz.
Bu ritüellerde kurban konusuna asıl rol düşmektedir, ancak temizlik ve tabulaştirma konularına da geniş yer verilmektedir.
Eski Türk halklarının bu dini, başka bir dünyada ebedî hayatı yaşamaya ya da bu dünyada kalmaya mahkûm edilen ölüleri ve ataları konu edinmektedir. Dinlerinde, kehanet ve büyü konuları yer almakta, ayrıca şamanist öğelere de sıkça rastlanmaktadır.
Gerçi bunlar dinin ilgi alanını tümüyle karşılamıyorsa da, temel unsurlarından birini Oluşturmaktadır.

TARİHE YÖN VEREN TÜRKLER III

AVRUPA HUNLARI

Hunların  batıya yönelişleri, Çu-Talas boylarında devlet kuran Çi-çi Han ile başlar ve M.S. II. yüzyıldan  itibaren yoğunlaşır. Doğuda  Çin’in ve Moğol kökenli kavimlerin baskısı Hunların bir kısmını Çin içlerine yöneltirken bazı Hun boylarının da batıya göçmelerine sebep olmuştur. Ayrıca kuraklık ve kıtlığın baş göstermesi ile ağırlaşan hayat şartları, batı da Hun nüfusunun hızla artmasına yol açmıştır. Böylece Hun kitleleri batı Türkistan’da birikmeye başlamışlardı. Bu Hun birikintilerinin bir kısmı, sonradan İran’a ve Hindistan’ın kuzeyine inerek Akhun devletini kuracaklardır. Bazıları da, Güney Rusya’ya doğru yöneleceklerdir. İşte Avrupa Hunlarının ortaya çıkmaları ve yayılmaları, Türkistan’daki bu  kavimler hareketine dayanıyordu. 

Batıya kayan Hun kitleleri IV. yüzyılın  ortalarına doğru siyasî bir  birlik kurarak, Alanlara ait toprakları ele geçirmiş ve İtil(Volga) kıyılarına ulaşmışlardır. Hunlar başlarında Balamır olduğu hâlde önce Don-Dinyeper  nehirleri arasında yaşayan Ostrogotlar’ı ağır bir yenilgiye uğrattılar(374) ve ardından ileri hareketlerine devam ederek, daha batıda yer alan Vizigotlar’a ağır bir darbe vurdular(375). Hunların harekete geçirdiği İran, Slâv, Germen menşeli çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atmak suretiyle batıya doğru hızla akan büyük bir Kavimler Göçü böylece başlamış oluyordu.

 Bir yüzyıl kadar devam  eden Kavimler Göçü,  Avrupa ve dünya tarihî açısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu göçler neticesinde Roma İmparatorluğu sarsılmış, 395 yılında ikiye ayrılmış, 495’te ise batı Roma yıkılmıştır. Bu olaylar Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu dönemle beraber, Avrupa’da “feodalite” merkezî imparatorlukların yerini almış, bugünkü Avrupa’nın siyasî ve etnik yapısı bu dönemde şekillenmiştir. Hunların gelmesiyle Avrupa’da atlı birlikler önem kazanmış, süvari silâh ve kıyafetleri Hunlardan esinlenmiş ve belki de Orta Çağ Avrupasının şövalye tipi, Hun Alplerine öykünülerek oluşturulmuştur. 

Hunlar, Ostrogotları önlerine katarak, kısa bir süre sonra Karadeniz’in kuzeyindeki Tuna ve Tisa nehirleri  arasındaki verimli ve stratejik bölgeleri ele geçirirler. Burası, Karadeniz’ in kuzeyinden Türkistan’a kadar uzanan uçsuz  bucaksız bozkırların son halkasıdır. Ayrıca bu bölge, Avrupa’nın önemli yollarının  kavşak noktası durumundaydı. Hunlar, Avrupa’nın içlerine kadar akınlar yapmış olmalarına  rağmen bu bölgeyi, uzun yıllar devletlerinin ağırlık merkezî olarak korumuşlardır. M.S.400 başlarında Balamir’in oğlu Uldız(Yıldız)’ın Tuna’da görünmesiyle Kavimler Göçü’nün ikinci büyük dalgası da başlamış oluyordu . 

Yine bu devirde Attila’nın son zamanlarına  kadar takip edilecek olan Hun dış siyasetinin esaslarının belirlendiğini görüyoruz.  Bu esasları; Doğu Roma’nın baskı altında tutulup, Batı Roma ile iyi ilişkilerin devam  ettirilmesi şeklinde özetleyebiliriz.  Nitekim Roma için büyük bir tehlike oluşturan,  Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan birtakım Germen kavimlerini bir araya getiren Radagais ancak Hunlar sayesinde ortadan kaldırılabilmiştir. 

Uldız birkaç defa Tuna’yı geçmiş, çaresiz kalan Bizans, barış istemek zorunda kalmıştır. Uldız 410 yılında ölmüştür. Diğer Türk devletlerinde gördüğümüz ikili devlet düzenini Avrupa Hunlarında da görüyoruz. Uldız Batı Hun  ülkelerinin hükümdarı iken  Karaton ise doğuda hüküm sürüyordu 422 yılı Avrupa Hunları için yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu tarihte Hunların başında Rua, Muncuk, Aybars, Oktar’dan oluşan Hun hükümdarlık ailesinden dört kardeşi görüyoruz. Attila’nın babası olan Muncuk erken öldüğü için Rua merkezde, diğer iki kardeş de doğu ve batı kanatlarında bulunuyorlardı. 

Attila Devri: Doğduğu yer olan Etil=İtil (Volga)’den ismini alan  Attila, 39-40 yaşlarında amcası Rua’nın yanında devlet işlerinde yetişmiş olarak hükümdar oldu. Başlangıçta kardeşi  Bleda ile Hun tahtını paylaşan Attila, 445’te kardeşinin  ölümü üzerine tek başına hükümdar olacaktır.  Daha önce ağır barış şartlarları ile Attila’nın gazabından kurtulan Bizans’ın barış şartlarına uymaması üzerine Hun orduları Tuna’yı geçip Trakya’da İki kol hâlinde ileri harekâtlarına devam ettiler. Bizans başkentini kuşatmak üzere Büyük Çekmece’ye kadar ulaştıklarında dehşete düşen Bizans’ın barış talebi çok ağır şartlar karşılığında kabul edildi. (447). 

Bu  tarihten sonra, Batı Roma’ya karşı izlenen Hun dış politikasında bir değişiklik gözlenmektedir.  İyi ilişkilerin yerini savaş almıştır. Attila,  Galya (bugünkü Fransa) üzerine yürüyüp karşısına çıkan çok kalabalık Roma ordusu ile ilk çağın en büyük meydan savaşlarından birini yapmıştır (451). İstediği sonucu alamadığı bu savaştan hemen bir yıl sonra İtalya üzerine yürüyecektir(452). Papa Büyük Leon idaresindeki Roma elçilik heyetinin ricaları üzerine Po ovasından geri dönen Attila, 453 yılında anî olarak vefat etti.  Attila’nın bu beklenmedik ölümü üzerine hem Bizans hem de Batı Roma İmparatorluğu rahat bir nefes alma  imkanına kavuşmuştur. 

Attila’nın ölümünden hemen sonra, pek az sayıdaki Hun idareci tabakasının hâkimiyeti altında yaşayan yabancı kavimler ayaklanırlar. Attila’nın oğulları arasında çıkan taht kavgalarıyla zayıflayan devlet kısa bir süre sonra parçalanır. Hunların bir kısmı Karadeniz’in kuzeyine sığınmışlar, bir kısmı ise yabancı kavimler arasında eriyip gitmişlerdir. Ancak Attila ve Hunları hafızalardan silinmemiş, haklarında üretilen efsanelerde,  edebiyat eserlerinde, müzik eserlerinde yaşamaya devam etmişlerdir.  Otoritesi ve yöneticilik kabiliyeti ile Attila, her zaman örnek alınmıştır.